Kareronline.com

Yerelden Evrensele bir bakış…

Archive for the ‘Basından’ Category

Vicdan ile ret

Posted by on Eyl-10-2010

“Devletlerin ve düşmanlarının durmadan artan zulmü tebalarından öyle maddi ve manevi fedakarlıklar talep etme noktasına geldi ki artık herkes durup bir düşünmeli: Nelerden feragat edebilirim? Hem ne adına edeceğim? Bu fedakarlıklar benden Devlet adına bekleniyor. Devlet adına bir insan için değerli olan her şeyden, ailemden, güvencemden, huzurlu bir hayattan ve kendime olan saygımdan vazgeçmem bekleniyor.”
Bu cümlelerin yazarı Tolstoy, 19. yüzyıl sonunda dünyanın ufkuydu. Her milleten herkesin vicdani ret ilanı sonucu dünyanın mutlak barışa kavuşabileceğine inanıyordu.
Ardımızda bıraktığımız yüz yıl boyunca bu ufkun usul usul karartılmış olduğunu görüyoruz. Vatan uğruna, devlet adına cinayet işlemenin ne kadar normalleşmiş olduğunu yadırgamıyoruz bile.
Aklın geniş soluklu siyasetten geçtiği, aklın hamle anlamına, strateji anlamına geldiği bir iklimin oluşmasını elbette kapitalizme borçluyuz.
Asal soruların fantezi kabul edildiği, akılla duygunun farklı masalara yatırıldığı, kirişlerin putrellerin bize yaşama alanı bırakmadığı bir dünya inşaatı. Güvenlik paranoyası ile güvenlik altında tutulacak bir hayat bırakılmıyor.
Zorunlu askerlik Tolstoy’un yüz yıl önce görmüş olduğu gibi insanın, vatandaşın bir rehin olarak tanımlandığı ve üstelik bunu sorgulamaktan bile çekindiği bir kurum.
Vicdan, kişisel huzursuzluğun kaynağıdır. İnsanın dünyayla yüzleşmesinde onu aklıselim diye dayatılan toplumsal zapturapt aygıtına karşı kışkırtandır. Yalnızca vicdanına kulak veren, kendi toplumsal kimliğini kişisel ahlakına kurban etmekten çekinmeyenler, iyice yalıtılmış, dünyanın ses geçirmeyen kıyısında bırakılır. Vicdani retçilerin, yani askerlik yapmayı reddedenlerin yıllar önce başlatmış olduğu mücadele karşısında basın-yayın organlarının kör-sağır-dilsiz kalması, tam da bunun aleni örneğidir.
Vicdani reddin kökleri ta ortaçağın feodal beyliklerine gidiyor. Ama ilk vicdani retçi diyebileceklerimiz, 18. yüzyıl İngiltere’sinde dini inançlarına aykırı buldukları için şiddet kullanmayı, vergi vermeyi ve askere gitmeyi reddeden Quaker tarikatı üyeleri. Yirminci yüzyılda yine İngiltere’de binlerce kişi 1. Dünya savaşı sırasında askere yazılmayı reddediyor. Üç bin kişi hapsi boyluyor. İngiliz retçileri, 1921 yılında Uluslararası Savaş Karşıtları örgütünü (WRI) kuruyor.
Şanlı 68 sonrası Vicdani Ret hareketi Avrupa’nın dilini değiştirdi. Avrupa devletleri 70’li yıllarda bu hakkı tanımaya başladı. Sivil hizmet zorunluluğu gündeme geldi. Silahı reddedenlere hastane, okul gibi çeşitli sosyal birimlerde hizmet hakkı tanındı. Devletin birey üstündeki hiçbir tasarrufunu kabul etmeyen total retçilerse her tür zorunlu hizmete karşı mücadelelerini sürdürüyorlar.
Türkiye, ilk vicdani retçileriyle 1990 yılında tanıştı. Tayfun Gönül ve Vedat Zencir, dönemin Sokak dergisindeki (editörü Tuğrul Eryılmaz’dı) kampanyayla askerliği reddettiklerini duyurdular. 1992’nin Aralık ayında İzmir’de Savaş karşıtları Derneği kuruldu. 16 Ocak 1993’de 6 kişi askerlik yapmayı reddettiğini açıkladı. Yine 93’de İstanbul Savaş karşıtları derneği kuruldu. 8 Aralık 1993’te HBB’de yayınlanan Anten programı ilk olarak kamuoyunun ilgisinin vicdani retçilere yönelmesini sağladı. Programın yapımcısı ve muhabiri, Savaş Karşıtları Derneği başkanı Aytek Özel ve vicdani retçi Menderes Meletli ile yaptıkları röportaj nedeniyle Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş’in emriyle tutuklanıp askeri mahkemece yargılandılar. Özel ve Meletli içinse tutuklama emri çıkarıldı.
Günümüze dek vicdani reddini açıklayanların sayısı arttıkça arttı. Hapisanelerde dayak yediler, asker devletimizin binbir işkencesinden geçtiler.
Yılmadılar.
“Ve hiç bitmeyecek reddedenler” diye haykırıyorlar hala, anti-militarist oluşumlar.
Ben de işte şu bahçede tekrarlıyorum:
Gün gelecek, insanlık tarihinin yeniden yazımında kahramanlıklarıyla göğsümüzü kabartanlar; arkalarına adsız şehitlerin dev gölgesini almış, savaşlarda kazandıkları madalyalarla göğüsleri süslü, omuzları apoletlerle ağırlaşmış muzafferler olmayacak. Tarihin şu insana dar gelen loş döneminde her şeyi göze alarak vicdani ret hakkını savunan; direnişleriyle insana ve vicdana selam yollayanlar olacak.

Yıldırım Türker / Radikal

Anayasa referendumu???

Posted by on Eyl-10-2010

Egemen düzenin politikacıları bizi gene tuzağa düşürdü.
Gelin oynayalım dediler. Hacıyatmaz gibi dikildik. Sahaya çıktık. Bilmediğimiz bir oyununun içinde taraflaştık.
Anayasa referendumu hakarettir.
Anayasa referendumu haksızlıktır.
Bizi şu ya da bu şekilde oy vermeye çağıranlar bize hakaret ediyor. Bize haksızlık yapıyor.
Sandık başına gidip ülkenin geleceğine tüm iyi niyetleriyle sahip çıkmak isteyenler istismar ediliyor. İktidar ve muhalefet liderlerinin kışkırttıkları kamuoyunu utandıracak, çoğu anayasadan ilgisiz, düzeysiz konuşmalarıyla, demokrasi anlayışımıza saldırılıyor. Oylarını nasıl kullanacaklarını açıklamayan kilit kurumları, devlet gücünü ellerinde bulunduranlar ‘bitaraf olan bertaraf olur’ sözleriyle tehdit ediyor.
Seçim sonuçlarını yıllardır öngören anketler, nüfusun ancak yüzde 10’unun anayasa referendurumunda neyin oylandığını anladığını söylüyor. Toplumun yüzde 90’ı anlamadığı maddeler üzerinde ‘evet’ ya da ‘hayır’ demeye çağırılıyor.
Buna demokrasi diyorlar. Gel oynayalım diyorlar. Bizleri meydanlarda topluyorlar. Anlamadığımız bir konuda bizleri sandık başına çağırıyorlar. Kendimizi kaptırdık , çırpınıp duruyoruz oyumuzu nasıl kullanmalıyız diye. Geçen hafta, kendini tutamayan Türkiye’nin son yılların en ünlü yazarı bile televizyona çıkıp ekranlardan hepimize oyunu açıkladı. Arkasından da, mahcubiyetinden, aslında anayasaları pek anlamadığını itiraf etti.
Düne kadar canileri iktidar yapan 12 Eylül’ün gayri meşruluğunda hem fikir olan, devlet terörü günlerinde askeri cuntanın şöyle ya da böyle kurbanı olan hukukçular, uzmanlar bile bugün ikiye bölündü. Onlar da anayasa oylamasında şaşkın.
Oyların aşağı yukarı eşit dağılacağı şimdidien belli olan anayasa referendumu Türkiye’de demokrasiye inananlara hakarettir.
Geçmişe bakalım.
Askeri cuntanın totalitarizmini sivil hayatımıza egemen kılan 12 Eylül anayasasına %90’nın üzerinde evet oyu verildi. Korkudan. Halkın diktalara huzur özleminden değil. Başka totaliter rejim örneklerinden de bildiğimiz gibi bu denli yüksek oranlar devlet dehşetinin ayyuka çıktığı ülkelerde olur. Ancak diktatörler, tiranlar, kendilerini kandırabilir, “Halkım beni destekliyor,” diye. 12 Eylül’de, mavi oy pusulasının ‘hayır’ oyu için kullanıldığı, karşı propagandanın engellendiği, oylama öncesi üniversitede meslekdaşlarımızı mavi çorap bile giymeye ikna edemedik. Korku imparatorluğunda yaşıyorduk. Kapıkulluğunu kabullendik.
12 Eylül anayasası oylaması Türkiye insanına hakaretti. Sonuca göre vatandaşlarımızın yüzde 90’ı bu faşist rejimi destekliyormuş gibi gösterildi.
Aynı hakaret bugün de söz konusu. Mevcut iktidar bize referendumu 12 Eylül’den kurtuluş diye sunuyor. Sonuç ne olursa olsun aynı dünya görüşünü taşıyanların bile ikiye bölündüğü, kutuplaştırılan Türkiye’de anketler, (her şey kuralına uygun yapılırsa) oyların yarı yarıya yakın dağılacağını gösteriyor.
Sonuç, Türkiye’nin yarısı demokrasiye karşı diye mi yorumlanacak.?
Yabancı ya da yerli basında, ‘Türkiye’nin Önüne Demokrasiye Geçmesi İçin Tarihi Fırsat Konuldu: Halkın Yarısı Karşı Çıktı’ diye manşet mi atılacak? Bir çoğumuzun aşağılık kompleksinden kaynaklanan, ‘Biz adam olmayız’ teraneleri mi tekrarlanacak? Türklerin yarısı demokrasiye istememekle mi suçlanacak?
Hiç birisi olmayacak. İşini yapamayan Meclis’in topu atmasıyla kışkırtılıp bölünen Türkiye’de her iki taraf zafer kazanmış gibi bağırıp çağıracak. Her iki taraf adına demokrasinin zaferi yorumları yazılacak. Ve, kısa zamanda bırakın tartışmaları, oylamanın sonuçları da unutulacak.
Anayasalar bölücü değil birleştirici olur. Ortak yaşam kültürümüzün ifadesidir.
Belki de basiretsiz politikacılarımızın farkına varmadığı, ama Türkiye’de demokrasi adına sevindirici olan, referendum vesilesiyle kitlelerin karar verme sürecine katılım heyecanı. Düzenin temsilcileri inanmış olsalardı yüzde 10 baraj çoktan kalkmış, YÖK’ten kurtulan üniversite özerkliğine, akademik özgürlüğüne kavuşturulmuş, parti lideri sultasına son verilmiş olurdu. Liderlerin saldırgan kışkırtıcı konuşmalarına, şiddet toplumu olmamıza rağmen tartışmalarımızda kimsenin burnu bile kanamadı. Olgunlaşıyoruz.
Türkiye’nin şansı, uyutulmuş, başka bir çok ülkeye göre, kendi geleceğine gösterdiği katılımcı ilgi ve heyecanla oyunun kurallarını değişime zorlayacak güce sahip olması. Halkın karşı olmasına rağmen parlemontaların Irak’da, Afganistan’da savaşlara yol verdiği, aynı parlemontaların son ekonomik krizde vahşi kapitalizmin kurumlarımnı denetlemek bir yana desteklediği, Batı’nın giderek demokrasi sınavını kaybettiği bir dünya kabuk değiştirmeye mahkum.
Her şeye rağmen genç nüfüslarıyla ekonomik olarak güçlenen, belirli bir kesim için refah düzeyi yükseldikçe beklentileri artan, bir zamanlar 3. Dünya diye anılan ülkelerin dünyaya yeni, katılımcı bir demokrasi anlayışı getirmeleri de kaçınılmaz.

GÜNDÜZ VASSAF/Radikal

Özgürlük için boykot!

Posted by on Eyl-10-2010

Vedat Türkali, Kürt sorunu Türkiye’nin en temel sorunu olduğunu belirterek, bu ülkenin gerçek komünistlerinin Kürt halkının yanında yer alması gerektiğini ifade etti. Türkali, özgürlükten yana olan herkesi boykota çağırdı.

BDP Merkez yöneticileri, son romanını yazmak için Bodrum’da olan Vedat Türkali’nin eşi Merih Pirhasan’ı hastanede ziyaret etti. Türkali, ziyaret dolayısıyla teşekkür ederek, şunları dile getirdi:

“Kürt sorunu 1925′ten beri bu ülkenin en temel sorunudur. AKP’nin 12 Eylül’de gerçekleştireceği anayasa değişikliği referandumda Kürtlere ilişkin hiç bir iyileşme yok. Bu ülkenin gerçek sosyalistleri, komünistleri ve demokrasiden yana olan tüm ezilen kesimler, Kürt halkının yanında yer almalıdır. Kürt sorunu çözülmeden bu ülkenin hiç bir sorunu çözülemez. O yüzden demokrasi ve özgürlükten yana tüm kesimler, 12 Eylül’de sandığa gitmeyip, referandumu boykot etmelidir.”

etha.com.tr

Tereddütsüz ‘Boykot’ diyorum!

Posted by on Eyl-10-2010

12 Eylül’de, 3 bin 854 öğretmen, 120 öğretim üyesinin işine son verildi. Bu eğitimcilerden biri, araştırmacı yazar Dr. Haluk Gerger. Solun sola bırakılmadığı Türkiye’de YÖK’zede Gerger’e anayasa değişikliği referandumunu sorduk.

“12 Eylül, yapısal krizlerini göstermelik bir “burjuva demokrasisi” ile dahi aşma kapasitesi olmayan Türkiye kapitalizminde, “askeri oligarşik dikta” unsurlarını yapısal bir kalıcılığa kavuşturma, bunu kurumsallaştırma hamlesiydi. Devamı, başarısının bir göstergesi olarak kabul edilmeli.” Bu 12 Eylül tespiti, 12 Eylül’de görevine son verilen bir öğretim üyesine, araştırmacı yazar Dr. Haluk Gerger’e ait.

Gerger, Ceylan Yayınları’ndan çıkan kitabı ‘En Çok Sorulan Sorular’da 12 Eylül’ü sadece analiz etmekle kalmıyor, 12 Eylül’ün aydınlarını da masaya yatırıyor ve şöyle diyor: “12 Eylül, önce estirdiği terörle “solcu aydınları sindirdi, ardından muazzam servet transferi sonucu pazarladı. Geride kalanlarsa, ‘Kürt savaşı’nın etkisiyle devlete, Kemalizme sığındılar, hatta onun en bağnaz, keskin savunucuları oldular.” Gerger’e göre, “Her ikisi arasındaki ortak bağı ise yine ‘sol’, ‘solculuk’ oldu; kendi aralarında ‘sol liberaller’ ve ‘sol Kemalistler’ olarak bölündüler, ‘sol’u kimseye bırakmamaya özen gösterdiler.”

‘BİR KISIM ULUSALCI, BİR KISMI LİBERAL’

Haluk Gerger, bu yüzden ’30. yılında 12 Eylül deyince aklınıza ne geliyor?’ diye sorunca, “12 Eylül’de üniversitede öğretim görevlisiydim ve atıldım. 12 Eylül deyince aklıma ilk gelen bu oluyor tabi. İlk atılanlardan biriyim” yanıtını verip hemen aydınların durumuna geliyor.
YÖK kurulduktan sonra Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’ndeki görevine son verilen öğretim üyesi Gerger, öğretim üyesi solcu arkadaşlarının artık bir kısmının ulusalcı, bir kısmının ise liberal olduğunu kaydederek, unutmadığı şu iki 12 Eylül anısını ETHA ile paylaşıyor:

“Darbe nedeniyle okuldan atıldığımda, solcu arkadaşlarım beni koridorda gördüklerinde kafalarını çeviriyorlardı, selam dahi vermediler bana. Bir bunu hatırlıyorum. Unutmadığım diğer iki şey ise; artık okuldan ayrılacağım. Çay ocağına çay borcumu ödemeye gittim. Ocağa bakan kişi bana, ‘borcun yok’ dedi ve para almadı. Bu beni çok etkilemişti. Sonra oradan aşağı odama indim eşyalarımı topluyorum. Yaşlı bir hademe vardı, yanıma geldi. Bana dedi ki, ‘eşyalarını toplama biraz daha kal. Danıştay’a başvurur geri gelirsin.’ Askeri darbe olmuş, Danıştay falan söz konusu değil. Ben de teselli etmek için dedim ki, ‘Ben taşınayım da Danıştay’a başvurur, kazanırsak geri gelirim, eşyalarımı da yerleştiririm.’ Bunun üzerine gitti, biraz sonra yanında üç arkadaşıyla birlikte geldi, ‘ya sen buradan taşınırsan yerine başka hoca gelir, çay ister, bizden hizmet ister, ona hizmet etmek bize zor gelir. Lütfen eşyalarını taşıma. Mahkeme sonuna kadar eşyalarını toplama’ dediler. Bunları hiç unutmuyorum. Çaycı, hademe ve solcu öğretim üyelerinin davranış farklarını anlatmak bakımından önemli örnekler.”

TEREDDÜTSÜZ BOYKOT DİYOR

Türkiye, 1980 darbesinin 30. yılında AKP’nin anayasa değişikliği paketini oylamaya hazırlanırken, 12 Eylül mağduru bir öğretim üyesi olarak Haluk Gerger’e soruyoruz: Evet mi? Hayır mı? Boykot mu? Ceylan Yayınları’ndan çıkan ‘ABD’nin Kanlı Tarihi’, ‘ABD-Orta Doğu-Türkiye’ kitapları da bulunan Gerger, tereddütsüz ‘Boykot’ diyor. YÖK düzeni sürdüğü için kendi ülkesinde görev yapamayan Gerger, nedenini şöyle açıklıyor: “Bu referandum 12 Eylül’le hesaplaşma referandumu değil.”

Referandumda oylanacak olan anayasanın tıpkı yürürlükte olan anayasa gibi, Türkiye’nin en önemli meselelerinden olan Kürt sorunu, işçi sınıfı ve emeğin sorunlarına çözüm üretmediğini belirten Gerger, referandumun, ‘evet’ ve ‘hayır’ diyen iki taraf bakımından “iktidar mücadelesinin bir aracı olarak” kullanıldığını söylüyor. Referandumun “egemenler arası bir kayıkçı kavgası” olduğunu dile getiren Gerger, Kürtleri, emekçileri ilgilendiren konuların iki tarafın da umurunda olmadığının ifade ediyor ve ekliyor: “Bu nedenlerden dolayı ben de 12 Eylül’de sandığa gitmeyeceğim. Boykot ediyorum.”

İSMİNAZ ERGÜN/ ŞENOL GÜRKAN

etha.com.tr

Fazıl Say neden devrimcidir?

Posted by on Eyl-10-2010

Farkında mısınız bir sanatçı topluma devrimci önderlik yapıyor. Farkında mısınız bugüne değin sadece piyanosuyla tanıdığımız genç bir müzisyen, koca koca örgütlerin yapamadığını yapıyor. Kafasını kuma gömüp bana dokunmayan yılan bin yaşasın diyerek toplumun yozlaşmasına, gerileşmesine arabeskleşmesine ses çıkartmayan entelektüellere inat putları birer birer yıkıyor.

Farkında mısınız Fazıl Say cehaletle bilgisizlikle estetikten uzak sanatla tek başına savaşıyor. Hiçbir şeyi umursamadan, devletin yüzüne kapanması muhtemel kapılarını hesaba katmadan, eğilip bükülmeden. Okuyan düşünen her entelektüelin hislerine tercüman oluyor.

Arabeskleşen popüler kültür ikonlarına saldırıyor, Twitter üslubuyla köşe yazdığını sanan lagara lugara yazarlara omuz atıyor, dirsek vuruyor.
Farkında mısınız gencecik bir adam koskoca bir ülkeyi silkeliyor.
Peki, nasıl oluyor da bir müzisyen tek başına devrimci bir ordu gibi savaşıyor?

Fazıl Say’ın babası Ahmet Say’ı tanıyınca bütün bunların sebepsiz olmadığını anlayacaksınız…

Ahmet Say, 1935 yılında İstanbul’da doğdu. Annesi Nüzhet Hanım felsefe, babası Fazıl Bey ise matematik öğretmeniydi. Fazıl Bey aynı zamanda İstanbul Erkek Lisesi’nin de müdürlüğünü yapıyordu. Her İstanbullu aile gibi onlarında evinde piyano vardı. Ahmet, ablası Ülker’den fırsat buldukça piyanonun tuşlarına dokunmaktan keyif alıyordu. Ama küçük yaşına rağmen bir ritim duygusu olduğu anlaşılıyordu. Yahudi bir müzik hocasından ders almaya başladı. Bu dersler Ahmet’i piyanoya ısındırmak şöyle dursun, gitgide soğutuyordu bile. Nüzhet Hanım müzik yeteneği olduğunu fark ettiği oğlunu Ferdi Statzer’e götürmeye karar verdi.

Peki kimdi Ferdi Statzer?
2. Dünya Savaşı’yla Türkiye’ye sığınmak durumunda kalmış Avusturya Yahudisi bir piyanist ve aynı zamanda pedagogdu. İstanbul Belediyesi Konservatuarı’nda onlarca Türk sanatçıyı keşfetmiş ve onlara dersler vererek müzik dünyamıza kazandırmıştı. İlk eşi Lili Hanım’dan ayrılınca sahnelerimizin çapkınlığıyla ünlü sanatçısı Bedia Muvahhit’e gönlünü kaptırmış ve evlenmişti.
Statzer, Ahmet’i yetenek sınavına sokmak istedi. Ama o yılın yetenek sınavı yapılmıştı. Ancak müzik kulağına ve ritim duygusuna güvendiği bu küçük çocuk için jüriyi özel olarak topladı. Sonuç şaşırtıcıydı. Nüzhet Hanım’a ‘Hiç vakit kaybetmeye gerek yok’ dedi. ‘Hemen müzik eğitimine başlayalım’
Ahmet Say, Ferdi Statzer’le çalışmaya başladı. Verda Ün’den piyano, Demirhan Altuğ’dan teori dersleri aldı. Babasının müdür olduğu İstanbul Erkek Lisesi’nden mezun olduktan sonra Almanya’nın yolunu tuttu. Bu kez basın-yayın tahsili yaptı. Pansiyoner olarak kalmak için tuttuğu yerin ev sahibi ünlü bir müzikologdu. Kurt Kohler. Onun teşvikiyle müzikolojiyle ilgilendi. Nasıl derleme yapılacağını öğrendi. Bu arada tüm dünyayı saran politik rüzgarlardan da etkilenmişti. Almanya’daki ‘Alman Öğrenci Gençlik Birliği’nin üyesi oldu. Bu birlik Andreas Baader’leri bünyesinden çıkaran sosyalist bir yapıydı. 1960′da Türkiye’de döndü. Almanya’daki diploması kabul edilmediği için yedek subay öğretmen kadrosuyla hem askerliğini yapmak hem de öğretmenliğe başlamak için askerlik şubesine başvurdu. Tayini Bingöl‘e çıktı. Merkeze bağlı Çevrimpınar Köyü ilk durağıydı. Ahmet Say için Bingöl tam bir müzikal laboratuvar oldu. Halk müziğinden birçok parça derledi. ‘Berilo Berilo’ adlı türkü Ahmet Say’ın en bildiğimiz derlemesidir. Halk oyunları ekipleri kurdu. Hem köy öğretmenliği yapıyor hem de halkın rehberliğini yürütüyordu. Bu kabına sığmayan halleri de valinin çok hoşuna gidiyor ona destek oluyordu. Bu arada askerliği bitmiş ama o görevine devam ediyordu.

Valinin tayiniyle beraber o da soluğu Erzincan’da aldı. Bu sefer Erzincan köylerinde çalışmaya başladı. Kök boyalarıyla hazırlanan halıların dokunabileceğini ve kurulacak kooperatifle köylünün kalkınabileceğini düşündü. Birkaç maaş kendinden koydu, İstanbul’daki arkadaşlarından yardım istedi. Köylülere dokuma tezgahı aldırıp bir de kooperatif kurdurdu. Artık dokuma tezgahında çalışan her köylü emeğinin karşılığını alabilecekti. Ama bu fantastik rüya da çok sürmedi. Ucuza kalitesiz halı üreten birkaç esnaf durumdan rahatsızdı. Tehditler giderek arttı. Kooperatifin kurşunlanması Ahmet Say’ın Erzincan’dan gitmesi için yeterli sebep oldu. Vali ‘Uğraşma bunlarla, iş büyüyecek’ dedi.

Ahmet Say Ankara’ya döndü. Bu kez onu dergicilik bekliyordu. Öğretmen Birliği’nin yayın organı olan ‘Öğretmenler Gazetesi’ni çıkartmaya başladı. Birkaç yıllık bu deneyimin ardından ‘Türk Solu’ dergisini yönetmeye başladı. (Türk Solu dergisini bugünküyle sakın karıştırmayın.) Türkiye İşçi Partisi’ne kaydoldu. (TİP’in gerçekçi tarihi ne zaman yazılacak merak ediyorum. Türkiye’nin aydın pınarı olan 1.TİP’in kadroları üzerine bile başlı başına bir kitap çıkabilir) Bu arada Türk Solu dergisinde yazdığı ve sorumlusu olduğu yazılar yüzünden davalar da birikiyordu.

CEZAEVİ GÜNLERİ
12 Mart Muhtırası’nın ardından bu davalar başına dert olmaya başladı. 6. Filo eylemlerinde olayları seyreden polise yönelik yazdığı ‘Bu kimin polisi’ başlıklı yazı yüzünden tutuklandı. Mamak Askeri Cezaevi’ne konuldu. Oğlu Fazıl henüz bir yaşındaydı. Mamak Cezaevi tam bir şöhretler kulübüydü. Onu diğer yazar ve fikir suçluları Uğur Mumcu, Erdal Öz’lerin değil, müebbet mahkumlarının olduğu koğuşa verdiler. Bu koğuşun Ahmet Say için özel bir tarafı vardı. Deniz Gezmiş ve arkadaşlarına en yakın yer onunkiydi. Deniz’le seslenerek de olsa konuşabiliyorlardı.
Masa tenisi oynamaları için hücrelerin arasına bir masa konmuştu. Ama 25 mumluk bir ampul ortamı yeterince aydınlatmıyordu. Karanlıkta görebildikleri kadar topa vurmaya çalışıyorlardı. Top bir gün duş kabinine kaçtı. Ahmet Say, oraya yöneldiğinde duştan yeni çıkan birinin parmakları arasında gördü topu. Heybetli yapısına rağmen sevecen yapısı ve gülümseyen ifadesiyle Deniz Gezmiş’ti. ‘Bir kere öp vereyim’ dedi. Ahmet Say dostlukla sarıldı Deniz’e…
14 ayrı davadan yargılanıyordu. Mamak Cezaevi’nde tam 17 ay yattı. Sonuçta beraat etti. Ama minik oğlu Fazıl, babasını belki de ilk kez demir parmaklıklar arasında hatırlayacaktı.

‘FAZIL ONU DÜDÜKLE ÇALAR’
Peki Fazıl’ı nasıl keşfetti? Onun da hikayesi tıpkı kendisi gibi oldu. Fazıl’ın doğuştan tavşan dudak rahatsızlığının tedavisi için annesi Londra’ya götürmüştü. Ardından dudaklarını eğitebilmek için düdükler vermişlerdi. Fazıl Türkiye’ye döndüğünde bu düdükleri çalıyordu. Ama iç sesleri duyması ve ayakta durmaya başladığı andan itibaren ritimle sallanması babasının dikkatinden kaçmamıştı. Ahmet Bey bir gün evlerine misafir olarak gelen obua sanatçısı Ali Kemal Kaya’ya takıldı, ‘Obua da enstrüman mı Allah aşkına. Bizim Fazıl onu düdükle çalar.’

Yıldızlı konyağına bahse girdiler. Minik fazıl dudak eğitimi için verilen düdüklerle harikalar yaratmıştı. Ali Kemal Kaya hemen her gün artık Ahmet Say’ın evindeydi. Ardından müzik pedagoğu Mithat Fenmen’in kapısı çalındı. Fenmen’de bu minik yeteneğin farkına varmıştı. Ama bir şartı vardı. Okuma yazma öğrenmeden nota öğretmeyelim. Fazıl henüz okuma yazma bilmiyordu ama parçaları çıkarabiliyordu.

GENCEBAY HAYRANI
Ahmet Say, halk müziğinin her şeyin temeli olduğuna inanıyor. Orhan Gencebay’a da bu yüzden hayran olduğunu belirtmeden geçmiyor. ‘Muzaffer Sarısözen’in yurttan seslerinde vardı ve Gencebay oradan yetişmiştir, halk müziğini çok iyi bilir’ diye de ekliyor.

Ahmet Say, Cumhuriyet’in yetiştirdiği bir aydınımızdır. İlericidir, aydınlanmacıdır. En önemlisi müzik alanında yaptığı çalışmalarla öncüdür. En kapsamlı müzik sözlüğünü hazırlamış, onlarca müzik kitabına imza atmıştır. Edebiyat alanında verdiği eserlerle ödüllere layık görülmüş, kalemiyle, notalarıyla Türkiye’nin aydınlanması için emek vermiş bir fikir emekçisidir.

Fazıl Say da işte böylesi bir Cumhuriyet aydını, bir sanat adamının oğludur. Dünyaya ancak 200-300 yılda bir gelebilecek yetenekte bir sanatçı olarak hem piyanosunun tuşlarına hem de yaşadığı toplumun bam tellerine birer birer dokunuyor.
Çekinmeden korkmadan…

ÖDÜLLÜ EDEBİYATÇI
En kapsamlı müzik sözlüğünü hazırlayan Say,edebiyat alanında verdiği eserlerle de ödüllere layık görülmüş. Ahmet ve Fazıl Say’ın ilişkisi her zaman örnek gösterilmiş

ÖĞRETMEN ANNE BABA
Ahmet Say’ın annesi Nüzhet Hanım felsefe, babası Fazıl Bey ise matematik öğretmeniydi. Fazıl Bey aynı zamanda İstanbul Erkek Lisesi’nin de müdürlüğünü yapıyordu.