Kareronline.com

Yerelden Evrensele bir bakış…

Archive for the ‘Basından’ Category

Çocukken onun fikirlerinden korkuyordum…

Biraz büyüdüğümde her genç gibi bana “öcü” diye takdim edilen şeyi merak ettim…

Arkadaşlarım anlattıkça, ben kitaplar okudukça, hayatın eşitsizliklerini ve zulümlerini genç yüreğimde hisssetikçe “öcü”yü sevmeye başladım…

Komünizm kelimesi irite etse de Marksizm kelimesi çok sempatik geliyordu bana…

Beyaz saçlı, beyaz sakallı şişmanımsı ve heybetli bir adamdı Karl Marks denilen adam…

Her şeyi çözmüş, her şeyin üstüne çıkmış, sanki tanrı katıyla insanlar arasında kalan yükseklerde bir yerde oturmuş ve hayatı teorize etmiş gibi görünürdü bana hep…
Milyarlarca insanı etkiledi dünyada…

Rejimleri, savaşları, sınıfları, düzenleri…

16 yaşından itibaren hayatımda hep bir etkisi oldu o beyaz saçlı, beyaz gür sakallı, şişmanımsı, karizmatik adamın…

Hiç bilmezdim ki karizmasına karizma katan o “beyaz saçları” parasızlıktan 7 çocuğundan 4’ünü kaybeden Karl Marks ismindeki babanın, 8 yaşındaki oğlu Edgar’ı 6 Nisan 1855’te kaybettiği gece siyahtan beyaza geçmiştir…

Oğlunda yaşadığı büyük dram, dünya sosyalizminin teorisyeni ve isim babasını, bir gecede yaşlandırmıştır…

***

Çocukları ona “Arap” derlerdi…

Esmer teninden ve simsiyah saçlarından dolayı…

Babası Yahudi‘ydi, ancak Hrıstiyanlığa geçmişti…

Paradan nefret etti, hayatı boyunca paraya ve paranın satınaldıklarına karşı savaş açtı…

“Çirkinim ben, ama en güzel kadını satın alabilirim…
Demek ki çirkin değilim, çünkü çirkinliğin etkisi ve iticiliği, para karşısında yok oluyor bu dünyada…
Yani para sayesinde, insan yüreğinin isteyebileceği her şeyi yapabiliyorum…

Oysa insanı insan olarak kabul ederseniz, sevgiyi yalnız sevgiyle, güveni yalnız güvenle değiştirebilirsiniz…”

***

Babası danışma meclisi üyesi olan, aristokrat bir aileden gelen Jenny’e aşıktı…

7 yıl boyunca onunla “gizli” olarak nişanlı kaldı…
Çünkü Jenny’nin ailesi parasız yahudilikten dönme bir ailenin çocuğuyla evlenmesini istemiyordu…

“Kalbim zincirlenmişken derinden

Gönlüm açıldı aydınlığa,

Ne umduysam karanlıklar içinden

Sende buldum sonunda…”

Böyle yazıyordu Jenny’e Karl Marks o bir türlü kavuşamadıkları günlerde…

***

Karl Marks’ın defterler dolusu yazdığı şiirleri okuyan Jenny ağlıyordu…

Biraz da kıskanarak:

“Karl… Bugün sahip olduğum o çılgın aşkı koruyabilecek miyim?.. Senin aşkının güzelliğinden, sarsıntısından ve kucaklayışından yakınıyorum… Çünkü öyle güzel itiraf ediyorsun ki aşkını…

O coşku dolu anlatımınla bir başka kızın hayallerini süsleyebileceğini, mutlulukla doldurabileceğini düşünmemek elde değil…”

Jenny, kendisinden dört yaş küçük olan Marks için her şeyi yapmaya hazırdı…

Ve bütün hayatı boyu, onun için her şeyi yaptı…
Aristokrat ailesinin olanaklarından vazgeçti, parasız, aç ve bir ülkeden bir ülkeye sürgün biçiminde geçen hayatı kabul etti, 7 çocuğunun 4’ünü gözleri önünde ekonomik olanaksızlıklar yüzünden kaybetti bir kez olsun “gık” demedi…

***

19 Haziran 1843’te evlendiler…

Marks, Köln’de çalıştığı Rheiniche Zeitung gazetesinin iktidara muhalif tutumları nedeniyle kapatılmasıyla işsiz kalmıştı…

Paris’e gittiler…

Marks burada Duetsch Fransosche Jahrbüher isimli derginin yayıncılığına girişti…

Almanya’da hakkında tutuklama kararı çıkmıştı…
Böylece Paris’teki resmen bir sürgün olmuştu…
Çok geçmeden iki yıl içinde Paris’ten Brüksel’e sürgün edildi Marks…

Hayatlarında 1844’te doğan Caroline vardı…

İkinci kızı Laura ve Marks‘ın çok sevdiği oğlu Edgar arka arkaya o Brüksel günlerinde doğdu…

Ev dünya sosyalist hareketinin, merkezi gibiydi ve elbette Belçika hükümeti Marks’a ülkeden gitmesi için kapıyı gösterecekti…

Jenny şöyle anlatır Belçika’dan kovuldukları o gece yaşadıklarını:

***

“Gece yarısı iki adam kapıya dayandı… Karl’ı görmek istediler… O görünür görünmez kendilerini polis olarak tanıtıp, tutuklama kararını gösterdiler… Arama yaptılar ve onu geceleyin götürdüler… Çok kaygılandım ve onları izledim…

Ne olup bittiğini öğrenmek için gece tanıdığım tüm etkili kişileri aradım… Gecenin karanlığında bir evden ötekine koşuyordum…

Birden bir muhafız gelip beni yakaladı ve bir zindana attı…

Zifiri karanlık bir odada geceyi geçirdikten sonra, sabah aşağıdaki odalarda Karl’ın askeri bir kıta eşliğinde götürüldüğünü gördüm… Beni sorguladılar, bir şey söylemedim… Akşam serbest bıraktıklarında beni bekleyen üç zavallı çocuğuma ulaşabilmiştim…

Biraz sonra haber geldi…

Hemen Brüksel’i terketmek koşuluyla Karl’ı serbest bırakıyorlardı…”

***

Brüksel’den Paris’e, Paris’ten yine sürgün edilerek Londra’ya…

Bu kentler size bugün çok güzel görünebilir…

“Ne güzel sürgünmüş bunlar… Keşke biz de böyle sürgüne uğrasak…” diyebilirsiniz…

Marks’ın hayatı ise, bütün bu sürgünler boyunca beş parasızdı…

Sık sık elbiselerini rehin bıraktığı için evden dışarıya bile çıkamaz haldeydi Marks o günlerde…

Haftalar boyu çocuklar patates ve ekmekle doymak zorundaydılar…

Jenny şöyle diyordu o günlerde yazdığı mektupta:
“Paramız olmadığı için iki icra memuru geldi ve elimde kalan birkaç şeyi yatakları, ipek örtüleri, elbiseleri, hatta çocukların en güzel oyuncaklarını, onlar gözyaşı dökerken alıp götürdüler…

Para ödenmezse iki saat içinde ne var ne yok gelip alacaklarını söyleyerek tehdit ettiler…

Ben orada çıplak döşemenin üzerinde titreyip duran çocuklarım ve ağrıyan göğsümle kalakaldım…”

***

Sonra da çocuklar da kalamadılar…

Heinrich Guido 19 Kasım 1850’de bir yaşındayken zatürreden öldü…

14 Nisan 1852’de bu kez Fransizka 1 yaşında annesinin kucağında ölüverdi…

Paraları yoktu kefen parasını ve cenaze masraflarını ödemeye Karl Marks ve Jenny’nin…

Bir göçmen dostları onlar adına ödedi…

Birer yaşında giden çocuklar, aileyi derin bir acıya sokmuştu…

Ama 8 yaşına gelen Edgar’ın evin içinde gözlerinin önünde ölümü bir yıkım oldu onlar için…

Erkek çocuğu çok seviyordu, “Büyük devrimler görecek onlar” diyordu Karl Marks…

Çocuğun mide rahatsızlığına ve günbe gün zayıflamasına, parasızlıktan çare bulamamış, gözünün önünde ölmesine hiçbir şey yapamamıştı Karl Marks…

Edgar günbe gün eriyor, kendisine yaklaşan annesine, ip gibi kalan ellerini ve parmaklarını göstermemek için ablasına şöyle diyordu:

“Annem yatağıma geldiğinde üstümü ört abla… Görmesin ne kadar zayıf olduğumu annem…”

Karl Marks’a çok özel bir şevkatle bağlıydı Edgar…
Jenny “O benim sevgili Karl’ımın bütün neşesi, bütün gururu, bütün umududur…” diyordu…

Edgar babasının kucağında 6 Nisan 1855’de öldü…

O gece Karl Marks’ın siyah olan saçları bir gecede bembeyaz oldu…

***

Wilhelm Liebknetch o günü şöyle anlatır:

“Ölü çocuğun üzerine eğilmiş sessizce ağlayan anne… Onun yanında ayakta durmuş hüngür hüngür ağlayan bakıcı… Her türlü teselliyi sert hatta ürkütücü bir telaş içinde savuşturmaya çalışan Karl Marks… Cenazeyi gömerek, bir ara Marks’ın kendisini oğlunun yanına atacağından korktum… Öylesine bir ruh hali içindeydi…”

Kızı Eleanor “Şimdiye kadar yaşamış en neşeli, en canlı insan… Yürekten kahkahası herkesi saran şakıcı haliyle şaka yapmadan duramayan babam…” diye tanımlardı Karl Marks’ı…

Diğer çocukları sakalı ve esmerliğinden dolayı “Arap” derlerdi ona…

2 Aralık 1881’de Jenny’i kaybetti Marks…

Sonra yaşadıkları hayatın girdaplarında 38 yaşında derin bir bunalıma giren kızını kaybetti…

Bu arka arkaya kaybettiği 5. çocuğuydu Marks’ın…

Karısı ve kaybettiği 5 çocuğu…

Sürgünlerle ve mücadelelerle dolu bir hayatın karşılığıydı bunlar…

Kalbi karısının ve kızının ölümüne dayanamadı ve birkaç ay sonra 14 Mart 1883’te hayata veda etti Karl Marks…

***

Das Kapital ya da Türkçesiyle “Kapital” para üzerine yazılmış dünya ekonomi klasiklerinin en önemli eserlerinden biridir.

Hayattaki en büyük dostu Engels’e şöyle yazar:

“Bu kadar parasızken, şimdiye kadar para üzerine böyle çok yazı yazılmamıştır… Das Kapital’den gelen para, kitabı yazarken içtiğim tütünün parasını karşılamadı…”

Reha Muhtar

Militarist milliyetçilik ile siyasal İslam arasındaki erk kavgası damgasını vuracak önümüzdeki referanduma. Aslında demokratik bir anayasa için önemli bir şans doğmuştu. Aynı 2007 yılında olduğu gibi, bu kez de bu şans kaçırılıyor. Bay Erdoğan itiraf etmeli ki, bu işi eline yüzüne bulaştırdı. Daha Meclis oylamasında, asıl önemsediği, siyasal partilerin kapatılmasına ilişkin maddeyi Meclis’ten geçiremedi. Daha sonra defanstaki militarist milliyetçiliğin tuzağına düşerek, referandumu kendine destek oylamasına çevirdi. Aslında Kürtler en baştan, kendisine önemli şanslar tanıdı. Ama onun Kürtlerden istediği ise, kendisine biat edilmesinden başka bir şey olmadı ne yazık ki. Kürtler cephesinde en küçük güven yaratıcı adım atmaktan kaçındı. Kendisine açık çek verildiği halde. Sonunda da Kürtler, ben bu oyunda yokum diyerek, kenara çekilip, iki kesimin gerçek gücünün ortaya çıkması için bir şans yarattı.

Erdoğan hükümeti bütün iktidarlar gibi, 10. yılına doğru yıpranma aşamasında. Seçmenler bir süre sonra yeni yüzler görmek ister, hep aynı suratları görmekten bıkar. Zaten CHP içindeki sivil darbe de bunun için yapıldı. HAYIR cephesinin başına çeken CHP de buna, yani iktidar bıkkınlığına oynuyor. Öte yandan geleneksel olarak siyasal İslam’ın güçlenmesinden korkan kesim ve cemaatler de hayır eğilimi gösteriyor. Militarizmin zayıflaması elbette iyi… Ama buna karşılık bir polis devletinin yükselmesini de kimse istemiyor.

Böylece referandumda yapılan kısmi iyileştirmelerin içeriğini tartışmaktan, bunları değerlendirmekten çok, var olan iktidara bir ömür biçilecek.

Uluslararası planda ise, ABD’nin Irak’tan çekildiği ve olası İran savaşının taşlarının döşendiği şu günlerde, bazı güçlerin de yeni bir iktidar üstüne hesap yapmaları doğal.

Referandumda Kürtlerin tavrını, kendi aydınları ile tartışmak gerek diyerek, ‘KCK Dosyası’ kitabı nedeniyle birlikte yargılandığımız genç yazar N. Mehmet Güler’in fikrini sordum, KÜRTLER NEDEN ‘BOYKOT’ diyor? sorusunu yönelterek. O da bana şu yanıtı verdi:

‘Bu sorunun yanıtı o kadar açık ki, izahına girişmek bile rahatsız edici. Sistem, temelde Kürtlerin yok sayılması ve yok edilmeye çalışılması üzerine bina edilmiş. İnkar politikası esnetilerek, Kürtlerin otuz yıllık direnişi sonucu çuvala sığmaz hale gelen mızrak, zorla çuvala yerleştirilmeye çalışılarak sürdürülüyor.’

Başbakan’ın, hep de bağırarak tekrarlamaktan hoşlandığı, ‘tek millet, tek bayrak, tek dil…’ nakaratı, inkarın, imhanın en yalın ifadesi olmuyor mu?.. Demek ki, tek millet dediğinde Başbakan, bir milleti yok sayıyor ve başka bir milletin içinde eritmek ya da ona zorla tabi kılmak istiyor. Tek bayrak söylemi hakeza aynı sonuca çıkıyor. Kürtlerin tarihte kullandıkları, kendi bayrakları var ve eğer bir toplumun sembolü olarak kabul ediliyorsa, ne hakla yok sayıyorsunuz. Daha da ileri giderek, ‘çaput parçası, terör renkleri’ diyerek hakaret ediyorsunuz?

Kadim bir dil, ‘Mem ž Zin’ gibi dört asırlık destan dili, Kürtlerin anadili yok edilmeden, ‘tek dil’ sloganınız nasıl gerçeğe dönüşecek? Bunu çok açık itiraf edenler de var; AKP içindeki uç milliyetçilerden, her dönemin Bakanı C. Çiçek, Kürtlere Türkçe öğretemediğine, yani dillerini unutturamadığına hayıflanıyor. Soykırımın, sadece fiziki yok etme ile sınırlanamayacağı, daha tehlikeli olanın, kültürel asimilasyon, kırım olduğu bilinen bir doğrudur. O halde anlayış olarak AKP’nin cunta iktidarından, Çiller-Güreş özel harp hükümetinden ne farkı var?.. Örneğin, hiçbir sekiz yıllık kesitte, Kürt çocukları AKP iktidarında olduğu kadar vurulmadı, gözaltına alınmadı, hapsedilmedi… AKP hükümeti, bir projedir. Kürtlere karşı savaşımda tüm araç ve yöntemleri tüketen sisteme, yeni yollar, türlü özel yöntemler üreten bir hükümettir. Dolayısıyla Kürtler için Evren’den, CHP ya da MHP’den farkı yoktur…

Kürtler için anayasalar hep aynı kaldı, AKP’nin yapmaya çalıştığı sadece bir rötuş. 12 Eylül Anayasası dahil, tüm anayasalar onları yok saydı… Kürtlerden, AKP’nin, hukuk kılıcını daha etkin kontrol etme ve kullanma oyununa alet olmasını nasıl isteyebilirsiniz! …

Kürtler, en yalın ifadeyle, Türklerle her konuda eşit haklara sahip olmak istiyorlar. Yani kendi kaderlerini kendileri belirlemek istiyorlar. Sosyal, kültürel, politik her alanda kendilerini idare etmek istiyorlar. Yöneticilerini kendileri seçmek istiyor ve keyfi olarak temsiline iradesine müdahale edemeyeceğiniz güvenceler istiyorlar. Kültürel varlıklarını, öncelikle de dillerini, hiçbir engelleme ile karşılaşmadan eğitim, iletişim, bilim, siyaset alanında kullanmak, kurumsallaştırmak, geliştirmek istiyorlar. Aslında artık istemiyor da. ‘Böyle yapacağız’ diyorlar. Kürtler azınlık muamelesi görmek de istemiyorlar. Adına ‘demokratik özerklik’ dedikleri sistemde içinde, Kürtler de Türkiye’de yaşayan her halk kadar özerk olacaktır, daha fazla ya da az değil.

Kürtler, BOYKOT diyerek ‘kendi kaderini belirlemenin’ en önemli adımlarından biri atacak. Görmek için, çok da öngörüye ihtiyaç olmadığı açıktır.’

Ragıp Zarakolu /Günlük Gazetesi

Evet! Boykot!

Posted by on Eyl-3-2010

‘1984’ün namlı yazarı George Orwell, bir yerde, “Kan ter içinde bir emekçinin, doğal düşmanı polisle çatıştığını gördüğümde hangi tarafı tuttuğumu söylememe gerek yok” der. Cümlenin kuruluşu bize Orwell’in seçimi üstüne kesin bir fikir veriyor. Burada, taraf tutmak kör bir önyargıyı işaret etmez. Tam da durduğunuz noktadan dünyanın nasıl göründüğü üstüne bir ipucu verir. İşte istikrar, itidal, birlik-bütünlük ve benzeri çıkışlı pazarlıkların bulandıramadığı bir bakış bize tarafını ilan ediyor. Kendisini bastırmaya, susturmaya, gözünü korkutmaya, zapt etmeye çalışanın karşısında direnenin tarafı.
Kaybedecek fazla şeyi olmayanın tarafı. Omuzlarının üstüne kat kat bir inşaat kurulmuş olanın, alt katta oturanın tarafı.
Orwell, hayatı boyunca çeşitli politik duruşlar edindi; yakınında durduklarıyla hiçbir zaman uzlaşamadı. İnsanlığın eşitlikçi ve özgür geleceğine yönelik rüyasının bir kâbusa dönüştürüldüğünü görünce hırçın bir alegori dünyasına sığındı. ‘Hayvan Çiftliği’nde kimi diğerlerinden daha eşit olan hayvanları anlatırken rüyasına küsmüş değildi. O, zulmün şanlı bir devrimden sonra yeniden üretilişine kayıtsız kalamamış; siyasi kimliği adına bu gidişatı görmezden gelememişti. Yoksa o çatışmada hep kan ter içindeki emekçinin tarafını tuttu.
Taraf tutmak, taraf olmak üstüne toplumca düşünüyormuş gibi yapıyoruz.
Taraf olmak üzerine bildiğimiz bütün yorgun klişeler üstümüze boca ediliyor. Bir zamanlar kullananı tekinsiz kılacak bütün hamasi deyişler artık muktedirlerin ağzına sakız olmuş.
‘Taraflar’ bizi taraf olmanın kaçınılmazlığına inandırmaya çalışıyor.
Başbakan’ın işverene yönelik ‘bitaraf olan bertaraf’ olur tehdidi işlerin ne kadar kızışmış olduğunun göstergesi.
Cumhuriyet tarihinin en karşılıksız umudu; toplum olarak yaşadığımız erozyonun kumaşı bozuk neticelerinden Kılıçdaroğlu ile hoyratlığıyla kalplerde kurmuş olduğu tahtta öfkeyle hop oturup hop kalkan Erdoğan karşılıklı salvolarıyla söz konusu referandumun nemene bir garabet olduğunu kanıtlıyorlar.
Her ikisi de aynı gerekçelerle aynı şeyi savunan iki mahalle efesine benziyor. Birbirlerinin karşısına düşmüş olmaları tamamen tesadüf.
Arkalarına almış oldukları fikir insanları da karşılarında saf tutanlara bodoslama saldırıyor.
Kullandıkları dile biraz uzaktan bakan, 12 Eylül referandumunun ertesi yepyeni bir dünyaya uyanacağımızı zanneder. Öylesine bir canhıraşlık, öylesine bir şevk yüklü öfke.
‘Evetçi’ cephe ile ‘Hayırcı’ cephe arasında süren berbat dalaşa bakınca sözkonusu cephelerin aynı taraf olduğunu görmüyor musunuz? Bir de aradan sıyrılan, iyi niyetli iyi kalpli, yeri geldiğinde siyaset üstü değerlendirmelere kadir ‘yetmez ama evet’çiler var.
Kanımca o grup içindeki insanlar, bu işin içinde bir oyun olduğunu hissedip, ‘aptal değiliz ama…’ deme gereği hisseden, vicdanı inceden sızlayanlar.
Kıymetli Ayhan Bilgen, Başbakan’ın sözüne karşı Hrant’ı hatırlatıyor ve taraf olmanın bertaraf olmamayı garanti etmediğini hatırlatıyor. Hatta savaşa, kana, zulme karşı taraf olanların devlet eliyle birer birer bertaraf edilişinin tarihi değil mi, ortak tarihimiz?
Dolayısıyla bu saf retoriği bir yana bırakalım. Bu referandumda herkesi ille de bir taraf olmaya zorlamanın ardında ciddi bir boykot korkusu okunuyor.
Her iki ‘sözde’ taraf da insanların ille de rengini belli etmeleri gerektiğinden, aksinin hıyanet olduğundan dem vuruyor. Katılımın düşük olması, her iki tarafın da kendilerinde vehmettikleri güce olan inancı sarsacak.
Alışık olduğumuz muhabbettir.
Her seçim öncesi kararsız seçmenlerin oranı çevresinde yaratılan yapay gerilim, hayatımızın artık sorgulamadığımız bir parçası haline geldi. Doğası icabı kendilerini kararlılar cephesinde gören akil adamlar, neredeyse kararsızların ülkemiz demokrasisi için en büyük tehlike olduğunu söylerler. Onlar yüzünden hiçbir hesap çarşıya uymuyor. Onlar yüzünden sisteme karşı güçler iktidara kadar ‘sızabiliyor’. Onlar yüzünden ortak programımızı ‘hayata geçirmek’ mümkün olmuyor. Velhasıl, yüzer gezer bir cahiller ordusu, bu kararsızlar. Üstelik onları, kararsızlıkları sonucu ülkemizi bekleyen felaketler konusunda onca uyarmamıza karşın hâlâ odun suratları, dik kafalarıyla asap bozucu bir belirsizlik kisvesi altında öylece duruyorlar.
Kardeşim, rengin ne? Hangi partiye oy vereceksin? Ülke elden gidiyor, irtica yine kapıda, uygarlığın yolu belli, güçlü iktidarın yolu da. Niye hâlâ salak salak bakıyorsun?
Boykot, elbette kararsızlıkla tartılamayacak bir tavır. Yine de erkli sözün, oyun kurucunun denetimi dışında kalıyor iki duruş da.
Benim tarafım, bu referandumu boykot etmektir.
Bu referanduma katılmak, atılan oy ne olursa olsun, bize yegane siyaset yordamı olarak dayatılan şu çözümsüz durumu meşrulaştıracaktır.
Organlarının yeri değişmiş adamları, baş belası Kürtleri, yani on yıllarca karın altında kalmış adlarını geri vermek dışında kendilerine hiçbir hak tanımadığımız milyonlarca vatandaşı, onların temsilcilerini yok sayarak inşa edilmiş bir referandumdur sözkonusu olan. Biz Türkler tarafından.
Şimdi, bu referanduma katılarak Kürtleri siyasetten ebediyen tasfiye etmemiz bekleniyor.
Toplumun belirli bir kesimince, belirli bir kesimi tarafından hazırlanan bu oyuna katılmak istemediğimden bu referandumu boykot etmek gerektiğine inanıyorum. Kürtlerin bir tek sözü kale alınmadan, onları ve temsilcilerini durmadan aşağılayarak, barışa şu kadarcık gönüllü görenmeyen beter adamların hazırladığı anayasa değişikliği paketinin içindekiler de umurumda değil, açıkcası.
Bunca nefret yüklü, bunca ayırımcı, bunca oportünist adamın insafına kalmış siyaset alanını kabul etmiyorum.
Kürt vekillerle konuşmaya tenezzül buyurmayan Başbakan ve partisinin; cephede tek ayak üstünde durması gereken yeni İbiş Kılıçdaroğlu ve partisinin; kirli devlet sözcüsü medya ve mücahitlerinin; her fırsatta ırkçılık ve milliyetçilik yarışından kaçmayan zihniyetlerin hüküm sürdüğü bir memlekette anayasa değişse ne olacak?
Bir zamanlar AKP’nin Adalet anlayışının temsilcisi Cemil Çiçek, hala öldürülmüş PKK’lıların donunu indiriyor.
Şimdi iki tarafmış gibi yaparak ikbal mücadelesini sürdürenler, hep birlikte Kürtlerin sözüne karşı.
Açılım yapacağız lafıyla daha da çok hırpalanan Kürt halkına, ‘siz şurada biraz ses çıkarmadan bekleyin. Biz anayasayı değiştirip sizin hayatınızı da ıslah edeceğiz’ diyor, Evetçiler.
‘Hayırcılar’ da, ‘sizi şu AKP’nin boyunduruğundan bir kurtaralım, oraları asıl biz kalkındıracağız. Barajlar, iş kolu filan…’ diyor.
Yani su küçüğün, söz büyüğün.
Kürtler, hayır, bu oyuna kabul edilmiyor. Topun sahibi bu maçta onları istemiyor. Buna rağmen onlardan istenen, referanduma katılıp kalabalık yapmaları. Kendilerini yok sayan bu oyuna katılmaları için bin bir dil dökülüyor, sonsuz tehditler savruluyor Kürtlere.
Orwell’e dönersek…
Benim tartım da ceberut devletin ve adaylarıyla birlikte bütün iktidar mekanizmalarının hırpalamaya doyamadığı Kürtlerin yanında durmaktır. Onların söz hakkının yanında durmak. Bu konuda en ufak bir kuşku duymam.
Şu an bu memleketin en büyük sorunu, Kürt meselesidir. Bu meselenin hallini hedeflemeyen hiçbir hamle kapsayıcı ve ciddiye alınası değildir.
Benim inancıma göre de iki taraf var. Biri; bu toplumun on milyonlarla tartılan bir kesimine bu memleketin geleceğini belirleme projesi denilen anayasa değişikliği konusunda en ufak söz hakkı tanımayan, o kesimin parlamenter siyaset yolunu tıkayan referanduma rahatsızlık duymadan ya da duyarak katılanlar. İkincisi de bu referandumu meşru kabul etmeyen, kendilerine dayatılan memleket resmini hazmedemeyenler. Yani boykotcular.
Ehvenişere tav olarak dünya değiştirilemez.
Önce Kürt halkını eşit ve katılımcı olarak görmeyi hazmetmek zorundayız.
Bu linç mevsiminde hayati olan, budur.
Anayasayı değiştireceksek bunu Kürtlerle Türkler el ele yapacaktır.
Bu oyunda Kürtleri oynatmıyorsanız ben de oynamıyorum.

Yıldırım Türker /Radikal

Dersim’de mitinge dair…

Posted by on Ağu-31-2010

25/08/2010 günü Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’nun memleketi Dersim’e gelişi 2. Dünya Savaşı’nda Normandiya Çıkarması gibi bir hayli ‘heyecanlı’ oldu. Taltif bekleyen komutanlar gibi milletvekili aday adaylığına hazırlananlar, davul zurna eşliğinde hazır kuvvetleriyle Kılıçdaroğlu’nu beklerken il dışından ve ilçelerden gelen bindirme kuvvetler karşısında bir hayli heyecan yaşadılar.

Şehrin girişinden miting alanına kadar kırmızı beyaz bayrak, flama ve afişler, cezaevlerinde faşist işkencecilerin Kürt mahkumlara işkence müziği olarak dinlettiği ‘Memleketim’ parçası eşiliğinde, işgal kuvvetleri komutanı edası ile ve heyecanıyla alana girdi.

Diğer Kürt illerinde umduğunu bulamayan Kılıçdaroğlu, Dersim’de gördüğü kalabalıktan fazlasıyla memnundu. Konuşmasına destek veren arkadaşlarına teşekkürle başladı. Türkiye’de demokrasiyi kurmak, Anayasa’yı değiştirmek seçim barajını kaldırmak, YÖK’ü kaldırmak, ‘terörü’ bitirmek ve genel af çıkarmak için ‘hemşehrilerinden’ destek istedi.

Bu arada Dersimlileri üzen başka görüntüler de oldu. Dersim Belediyesi’nin daha önce miting alanında diktiği ve 1937 yılında biri oğlu olmak üzere 6 arkadaşı ile göstermelik bir mahkeme sonucu Dersim İsyanı lideri sıfatı ile asılan ve sahiplerinin müracatlarına rağmen mezar yerleri dahi gösterilmeyen Seyid Rıza’nın heykeli üzerine çıkılarak bayraklar sallandı, defalarca CHP İl Başkanı ve diğer ilgililer uyarılmalarına rağmen miting sonuna kadar heykele çıkanlar inmedi. Bu, 38 Dersim Şehitleri’ne ve asılarak katledilen liderlerine yapılan en büyük saygısızlıktır.

Kılıçdaroğlu’nun konuşmasının sonuna doğru açıklama gereği duymadığı şu cümlesi dikkat çekici idi; ‘Göreceksiniz doğudan batıya, kuzeyden güneye bütün Türkiye Tuncelililerle iftihar edecektir.’ Nedense Dersim ismini kullanmamaya özen gösterdi, neden iftihar edileceğini ise açıklamadı.

Kürt ve Kızılbaş-Alevi olan Dersim halkını, Yavuz Selim’den başlayarak 1916′ya kadar Osmanlı, 1921′den 1938′e kadar da cumhuriyet hükümetleri asimile etmek istemiş, zaman zaman katliamlar ve sürgünlerle cezalandırmıştır.

Yine 1980′den sonra da Dersim halkı rahat bırakılmamış, yine faili meçhul (aslında bilinen) cinayetler işlenmiş, işkenceler, köy boşaltmalar, memur sürgünleri, Dersim’i insansızlaştırmak için planan barajlar, yasaklanan bölgeler, dönüşü yasaklanan köyler günümüze kadar devam etmiştir.

Biz Dersimliler geçmişin hesabını devletten sormadık. Bizim istediğimiz hak ihlallerinin yapılmaması, hukukun üstünlüğüne saygılı olunması, birlik ve beraberlik içinde kardeşçe bir arada yaşamanın şartlarının yaratılması ve barış içinde yaşanılması için gerekli koşulların yaratılması. Bunlar inancımızın gereği olarak da isteklerimizdir.

Şu bilinmelidir ki; biz bu aşamadan sonra devlete yaranmak için ne kimliğimizden, kültürümüzden ve ne de tarih boyunca uğrunda öldüğümüz inancımızdan vazgeçmeyiz. Türkiye’nin demokratikleşmesinin anahtarı Dersim’dedir. Kimliğimiz, dilimiz, kültürümüz ve inancımız üzerindeki baskılar kaldırlıp, haklarımız anayasal güvence altına alındığında demokratikleşme sağlanacaktır. Devlet bizimle övünmesin bizim isteklerimize kulak versin… Bizi yerimizden yurdumuzdan etmesin yukarıda saydığım şartları gerçekleştirsin bize yeter.

Veli AYTAÇ

İsmet Berkan’dan Radikal’e veda

Posted by on Ağu-31-2010

Radikal gazetesi genel yayın yönetmenliğinden ayrılan İsmet Berkan, veda yazısı kaleme aldı. Berkan, gazetede geçirdiği 15 yılın muhasebesini yaptı.
Gazeteci İsmet Berkan, Radikal gazetesi Genel Yayın Yönetmenliği görevini Eyüp Can’a devrediyor.

Gazetede 10 yılı Genel Yayın Yönetmeni olmak üzere toplam 15 yıl görev yapan İsmet Berkan, okuyuculara veda etti.

Berkan, “Radikal’e veda ve teşekkür” başlıklı son köşe yazısında şunları yazdı:
“Elinizde tuttuğunuz Radikal’in 5 bin 71’inci nüshası. Yani 5 bin 71 gündür yayımlanıyor bu gazete. Bundan sadece 43 gün sonra 15. yaşına basacak Radikal.İlk gününden itibaren burada çalışıyorum, bu köşede yazıyorum, neredeyse tamı tamına on yıldır da yönetiyorum bu gazeteyi. Bu yazı ise Radikal’de son yazım. Bir veda yazısı.

***

15 yıl önce Mehmet Yılmaz’ın liderliğinde Radikal’i çıkarmaya hazırlanırken bize sorulan ‘Nasıl bir gazete yapacaksınız’ sorusuna ‘Gazete gibi gazete’ cevabını veriyorduk.

Bu gazete, gazete gibi gazete olmaya çalıştı hep. Bundan sonra da eminim öyle olacak.

***

1978 yılının son aylarından beri, yani neredeyse 32 yıldır gazetecilik yapıyorum. Son onbeş yılım Radikal’de geçti. Bu onbeş yılın onunda da genel yayın yönetmenliği yaptım.İşin gazetecilik kısmı değil ama yöneticilik kısmı yordu, yıprattı. On yıl da, bence kısa bir süre değil yöneticilik için.

***

Gazeteciler zor insanlardır, hepimizin egosu olması gerekenden bir hayli fazla şişiktir. Bunca şişik egolu insanı yönetmeye çalışmak, onlardan ortak bir hedef için maksimum kapasiteyle çalışmalarını istemek, inanın bana, dünyanın en yıpratıcı işlerinden biri.

Bir yanıyla çok zevkli, çok tatmin edici, bir yanıyla cehennem azabı gibi.Şimdi ben de, yıllardır her fırsatta dalgasını geçtiğim ‘Düşmüş Genel Yayın Yönetmenleri Kulübü’nün üyesiyim.

***

Gazete nedir, gazeteci kimdir, gazeteci okuyucusuna bir görüşü, bir haberi, bir önceliği bildirirken ehliyetini nereden alır?

Bu sorular mesleğe başladığım ilk günden beri kafamda olan sorular. Cevaplarını bulabilmiş değilim, bulunacağını da sanmıyorum ama bu soruları kendime sormadan tek bir günüm bile geçmedi.

Soruları soruyor olmanın kendisi bence cevaplardan daha önemli. Çünkü bu soruları sık sık kendinize sormazsanız, o zaman gazetenizi ve köşenizi sadece sizin egonuzun veya kişiselliklerinizin hizmetçisi sanmaya başlayabilirsiniz.

***

Hergün bir gazete yapmak demek, onlarca yüzlerce belki binlerce karar vermek demektir.

Elbette bu kararların hepsini genel yayın yönetmeni vermez, veremez ama en önemli, en kritik kararlar sonunda yayın yönetmenince verilen kararlardır.Bu kararlarınızı verirken elinizde bir terazinizin olması gerekir. Bu terazi, sizin aklınızdır, ahlakınızdır, doğruluk anlayışınızdır.Bunca yıl hergün gazete yapınca, ister istemez hatalar da yapar insan. Bu hataların hepsi benimdir, hepsinin sorumluluğu bana aittir.

Bu gazetede çok komik, hatırladıkça kahkahalarla güldüğüm hatalar da yaptık, çok vahim, insanların hayatlarını bire bir etkileyen hatalar da.

Hatalarımızın hiçbiri kasıtlı değildi, sırf kötülük olsun diye yapılmamıştı. Hata yaptığımızı gördüğümüz anda çıkıp özür diledik, kendimizi saçma sapan biçimlerde savunmaya kalkmadık, kibirlilik yapıp hatamızı görmezden gelmeye yeltenmedik.

Hatalarımızın sayısını onlarca, yüzlerce defa katlayan olağanüstü iyi gazetecilik işleri de yaptık Radikal’de.

Oradaki başarı da, bu gazeteyi gazete yapmak için gece gündüz çalışan iyi gazetecilerindir. Benim bu başarılardaki olsa olsa tek rolüm, o iyi gazetecilerle aynı anda aynı gazetede çalışma onuruna sahip olmaktır.

Radikal, bu ülkenin tarihinin akışında önemli dönemeç noktalarında çok önemli, çok radikal roller üstlendi. Bu ülkede insan haklarının ve demokrasinin yücelmesinde minicik bir rolümüz olduysa bile bu bana yeter.

Onbeş yıl önce insan haklarından söz etmek sizin komünist, yıkıcı, bozguncu, bölücü olarak algılanmanız için yeterliydi. Bugün bu algı değiştiyse, Radikal’in bu değişimde ciddi bir rolü olduğu içindir, hiç tevazuya gerek yok.

***

Radikal, bundan sonra yoluna bensiz devam edecek. Görevimi Eyüp Can’a devrederken, onun bu gazeteyi bugün bulunduğu yerden alıp çok daha yukarılara taşıyacağına inanıyorum.”