Kareronline.com

Yerelden Evrensele bir bakış…

Tereddütsüz ‘Boykot’ diyorum!

Posted by on Eyl-10-2010

12 Eylül’de, 3 bin 854 öğretmen, 120 öğretim üyesinin işine son verildi. Bu eğitimcilerden biri, araştırmacı yazar Dr. Haluk Gerger. Solun sola bırakılmadığı Türkiye’de YÖK’zede Gerger’e anayasa değişikliği referandumunu sorduk.

“12 Eylül, yapısal krizlerini göstermelik bir “burjuva demokrasisi” ile dahi aşma kapasitesi olmayan Türkiye kapitalizminde, “askeri oligarşik dikta” unsurlarını yapısal bir kalıcılığa kavuşturma, bunu kurumsallaştırma hamlesiydi. Devamı, başarısının bir göstergesi olarak kabul edilmeli.” Bu 12 Eylül tespiti, 12 Eylül’de görevine son verilen bir öğretim üyesine, araştırmacı yazar Dr. Haluk Gerger’e ait.

Gerger, Ceylan Yayınları’ndan çıkan kitabı ‘En Çok Sorulan Sorular’da 12 Eylül’ü sadece analiz etmekle kalmıyor, 12 Eylül’ün aydınlarını da masaya yatırıyor ve şöyle diyor: “12 Eylül, önce estirdiği terörle “solcu aydınları sindirdi, ardından muazzam servet transferi sonucu pazarladı. Geride kalanlarsa, ‘Kürt savaşı’nın etkisiyle devlete, Kemalizme sığındılar, hatta onun en bağnaz, keskin savunucuları oldular.” Gerger’e göre, “Her ikisi arasındaki ortak bağı ise yine ‘sol’, ‘solculuk’ oldu; kendi aralarında ‘sol liberaller’ ve ‘sol Kemalistler’ olarak bölündüler, ‘sol’u kimseye bırakmamaya özen gösterdiler.”

‘BİR KISIM ULUSALCI, BİR KISMI LİBERAL’

Haluk Gerger, bu yüzden ’30. yılında 12 Eylül deyince aklınıza ne geliyor?’ diye sorunca, “12 Eylül’de üniversitede öğretim görevlisiydim ve atıldım. 12 Eylül deyince aklıma ilk gelen bu oluyor tabi. İlk atılanlardan biriyim” yanıtını verip hemen aydınların durumuna geliyor.
YÖK kurulduktan sonra Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’ndeki görevine son verilen öğretim üyesi Gerger, öğretim üyesi solcu arkadaşlarının artık bir kısmının ulusalcı, bir kısmının ise liberal olduğunu kaydederek, unutmadığı şu iki 12 Eylül anısını ETHA ile paylaşıyor:

“Darbe nedeniyle okuldan atıldığımda, solcu arkadaşlarım beni koridorda gördüklerinde kafalarını çeviriyorlardı, selam dahi vermediler bana. Bir bunu hatırlıyorum. Unutmadığım diğer iki şey ise; artık okuldan ayrılacağım. Çay ocağına çay borcumu ödemeye gittim. Ocağa bakan kişi bana, ‘borcun yok’ dedi ve para almadı. Bu beni çok etkilemişti. Sonra oradan aşağı odama indim eşyalarımı topluyorum. Yaşlı bir hademe vardı, yanıma geldi. Bana dedi ki, ‘eşyalarını toplama biraz daha kal. Danıştay’a başvurur geri gelirsin.’ Askeri darbe olmuş, Danıştay falan söz konusu değil. Ben de teselli etmek için dedim ki, ‘Ben taşınayım da Danıştay’a başvurur, kazanırsak geri gelirim, eşyalarımı da yerleştiririm.’ Bunun üzerine gitti, biraz sonra yanında üç arkadaşıyla birlikte geldi, ‘ya sen buradan taşınırsan yerine başka hoca gelir, çay ister, bizden hizmet ister, ona hizmet etmek bize zor gelir. Lütfen eşyalarını taşıma. Mahkeme sonuna kadar eşyalarını toplama’ dediler. Bunları hiç unutmuyorum. Çaycı, hademe ve solcu öğretim üyelerinin davranış farklarını anlatmak bakımından önemli örnekler.”

TEREDDÜTSÜZ BOYKOT DİYOR

Türkiye, 1980 darbesinin 30. yılında AKP’nin anayasa değişikliği paketini oylamaya hazırlanırken, 12 Eylül mağduru bir öğretim üyesi olarak Haluk Gerger’e soruyoruz: Evet mi? Hayır mı? Boykot mu? Ceylan Yayınları’ndan çıkan ‘ABD’nin Kanlı Tarihi’, ‘ABD-Orta Doğu-Türkiye’ kitapları da bulunan Gerger, tereddütsüz ‘Boykot’ diyor. YÖK düzeni sürdüğü için kendi ülkesinde görev yapamayan Gerger, nedenini şöyle açıklıyor: “Bu referandum 12 Eylül’le hesaplaşma referandumu değil.”

Referandumda oylanacak olan anayasanın tıpkı yürürlükte olan anayasa gibi, Türkiye’nin en önemli meselelerinden olan Kürt sorunu, işçi sınıfı ve emeğin sorunlarına çözüm üretmediğini belirten Gerger, referandumun, ‘evet’ ve ‘hayır’ diyen iki taraf bakımından “iktidar mücadelesinin bir aracı olarak” kullanıldığını söylüyor. Referandumun “egemenler arası bir kayıkçı kavgası” olduğunu dile getiren Gerger, Kürtleri, emekçileri ilgilendiren konuların iki tarafın da umurunda olmadığının ifade ediyor ve ekliyor: “Bu nedenlerden dolayı ben de 12 Eylül’de sandığa gitmeyeceğim. Boykot ediyorum.”

İSMİNAZ ERGÜN/ ŞENOL GÜRKAN

etha.com.tr

Evet! Boykot!

Posted by on Eyl-3-2010

‘1984’ün namlı yazarı George Orwell, bir yerde, “Kan ter içinde bir emekçinin, doğal düşmanı polisle çatıştığını gördüğümde hangi tarafı tuttuğumu söylememe gerek yok” der. Cümlenin kuruluşu bize Orwell’in seçimi üstüne kesin bir fikir veriyor. Burada, taraf tutmak kör bir önyargıyı işaret etmez. Tam da durduğunuz noktadan dünyanın nasıl göründüğü üstüne bir ipucu verir. İşte istikrar, itidal, birlik-bütünlük ve benzeri çıkışlı pazarlıkların bulandıramadığı bir bakış bize tarafını ilan ediyor. Kendisini bastırmaya, susturmaya, gözünü korkutmaya, zapt etmeye çalışanın karşısında direnenin tarafı.
Kaybedecek fazla şeyi olmayanın tarafı. Omuzlarının üstüne kat kat bir inşaat kurulmuş olanın, alt katta oturanın tarafı.
Orwell, hayatı boyunca çeşitli politik duruşlar edindi; yakınında durduklarıyla hiçbir zaman uzlaşamadı. İnsanlığın eşitlikçi ve özgür geleceğine yönelik rüyasının bir kâbusa dönüştürüldüğünü görünce hırçın bir alegori dünyasına sığındı. ‘Hayvan Çiftliği’nde kimi diğerlerinden daha eşit olan hayvanları anlatırken rüyasına küsmüş değildi. O, zulmün şanlı bir devrimden sonra yeniden üretilişine kayıtsız kalamamış; siyasi kimliği adına bu gidişatı görmezden gelememişti. Yoksa o çatışmada hep kan ter içindeki emekçinin tarafını tuttu.
Taraf tutmak, taraf olmak üstüne toplumca düşünüyormuş gibi yapıyoruz.
Taraf olmak üzerine bildiğimiz bütün yorgun klişeler üstümüze boca ediliyor. Bir zamanlar kullananı tekinsiz kılacak bütün hamasi deyişler artık muktedirlerin ağzına sakız olmuş.
‘Taraflar’ bizi taraf olmanın kaçınılmazlığına inandırmaya çalışıyor.
Başbakan’ın işverene yönelik ‘bitaraf olan bertaraf’ olur tehdidi işlerin ne kadar kızışmış olduğunun göstergesi.
Cumhuriyet tarihinin en karşılıksız umudu; toplum olarak yaşadığımız erozyonun kumaşı bozuk neticelerinden Kılıçdaroğlu ile hoyratlığıyla kalplerde kurmuş olduğu tahtta öfkeyle hop oturup hop kalkan Erdoğan karşılıklı salvolarıyla söz konusu referandumun nemene bir garabet olduğunu kanıtlıyorlar.
Her ikisi de aynı gerekçelerle aynı şeyi savunan iki mahalle efesine benziyor. Birbirlerinin karşısına düşmüş olmaları tamamen tesadüf.
Arkalarına almış oldukları fikir insanları da karşılarında saf tutanlara bodoslama saldırıyor.
Kullandıkları dile biraz uzaktan bakan, 12 Eylül referandumunun ertesi yepyeni bir dünyaya uyanacağımızı zanneder. Öylesine bir canhıraşlık, öylesine bir şevk yüklü öfke.
‘Evetçi’ cephe ile ‘Hayırcı’ cephe arasında süren berbat dalaşa bakınca sözkonusu cephelerin aynı taraf olduğunu görmüyor musunuz? Bir de aradan sıyrılan, iyi niyetli iyi kalpli, yeri geldiğinde siyaset üstü değerlendirmelere kadir ‘yetmez ama evet’çiler var.
Kanımca o grup içindeki insanlar, bu işin içinde bir oyun olduğunu hissedip, ‘aptal değiliz ama…’ deme gereği hisseden, vicdanı inceden sızlayanlar.
Kıymetli Ayhan Bilgen, Başbakan’ın sözüne karşı Hrant’ı hatırlatıyor ve taraf olmanın bertaraf olmamayı garanti etmediğini hatırlatıyor. Hatta savaşa, kana, zulme karşı taraf olanların devlet eliyle birer birer bertaraf edilişinin tarihi değil mi, ortak tarihimiz?
Dolayısıyla bu saf retoriği bir yana bırakalım. Bu referandumda herkesi ille de bir taraf olmaya zorlamanın ardında ciddi bir boykot korkusu okunuyor.
Her iki ‘sözde’ taraf da insanların ille de rengini belli etmeleri gerektiğinden, aksinin hıyanet olduğundan dem vuruyor. Katılımın düşük olması, her iki tarafın da kendilerinde vehmettikleri güce olan inancı sarsacak.
Alışık olduğumuz muhabbettir.
Her seçim öncesi kararsız seçmenlerin oranı çevresinde yaratılan yapay gerilim, hayatımızın artık sorgulamadığımız bir parçası haline geldi. Doğası icabı kendilerini kararlılar cephesinde gören akil adamlar, neredeyse kararsızların ülkemiz demokrasisi için en büyük tehlike olduğunu söylerler. Onlar yüzünden hiçbir hesap çarşıya uymuyor. Onlar yüzünden sisteme karşı güçler iktidara kadar ‘sızabiliyor’. Onlar yüzünden ortak programımızı ‘hayata geçirmek’ mümkün olmuyor. Velhasıl, yüzer gezer bir cahiller ordusu, bu kararsızlar. Üstelik onları, kararsızlıkları sonucu ülkemizi bekleyen felaketler konusunda onca uyarmamıza karşın hâlâ odun suratları, dik kafalarıyla asap bozucu bir belirsizlik kisvesi altında öylece duruyorlar.
Kardeşim, rengin ne? Hangi partiye oy vereceksin? Ülke elden gidiyor, irtica yine kapıda, uygarlığın yolu belli, güçlü iktidarın yolu da. Niye hâlâ salak salak bakıyorsun?
Boykot, elbette kararsızlıkla tartılamayacak bir tavır. Yine de erkli sözün, oyun kurucunun denetimi dışında kalıyor iki duruş da.
Benim tarafım, bu referandumu boykot etmektir.
Bu referanduma katılmak, atılan oy ne olursa olsun, bize yegane siyaset yordamı olarak dayatılan şu çözümsüz durumu meşrulaştıracaktır.
Organlarının yeri değişmiş adamları, baş belası Kürtleri, yani on yıllarca karın altında kalmış adlarını geri vermek dışında kendilerine hiçbir hak tanımadığımız milyonlarca vatandaşı, onların temsilcilerini yok sayarak inşa edilmiş bir referandumdur sözkonusu olan. Biz Türkler tarafından.
Şimdi, bu referanduma katılarak Kürtleri siyasetten ebediyen tasfiye etmemiz bekleniyor.
Toplumun belirli bir kesimince, belirli bir kesimi tarafından hazırlanan bu oyuna katılmak istemediğimden bu referandumu boykot etmek gerektiğine inanıyorum. Kürtlerin bir tek sözü kale alınmadan, onları ve temsilcilerini durmadan aşağılayarak, barışa şu kadarcık gönüllü görenmeyen beter adamların hazırladığı anayasa değişikliği paketinin içindekiler de umurumda değil, açıkcası.
Bunca nefret yüklü, bunca ayırımcı, bunca oportünist adamın insafına kalmış siyaset alanını kabul etmiyorum.
Kürt vekillerle konuşmaya tenezzül buyurmayan Başbakan ve partisinin; cephede tek ayak üstünde durması gereken yeni İbiş Kılıçdaroğlu ve partisinin; kirli devlet sözcüsü medya ve mücahitlerinin; her fırsatta ırkçılık ve milliyetçilik yarışından kaçmayan zihniyetlerin hüküm sürdüğü bir memlekette anayasa değişse ne olacak?
Bir zamanlar AKP’nin Adalet anlayışının temsilcisi Cemil Çiçek, hala öldürülmüş PKK’lıların donunu indiriyor.
Şimdi iki tarafmış gibi yaparak ikbal mücadelesini sürdürenler, hep birlikte Kürtlerin sözüne karşı.
Açılım yapacağız lafıyla daha da çok hırpalanan Kürt halkına, ‘siz şurada biraz ses çıkarmadan bekleyin. Biz anayasayı değiştirip sizin hayatınızı da ıslah edeceğiz’ diyor, Evetçiler.
‘Hayırcılar’ da, ‘sizi şu AKP’nin boyunduruğundan bir kurtaralım, oraları asıl biz kalkındıracağız. Barajlar, iş kolu filan…’ diyor.
Yani su küçüğün, söz büyüğün.
Kürtler, hayır, bu oyuna kabul edilmiyor. Topun sahibi bu maçta onları istemiyor. Buna rağmen onlardan istenen, referanduma katılıp kalabalık yapmaları. Kendilerini yok sayan bu oyuna katılmaları için bin bir dil dökülüyor, sonsuz tehditler savruluyor Kürtlere.
Orwell’e dönersek…
Benim tartım da ceberut devletin ve adaylarıyla birlikte bütün iktidar mekanizmalarının hırpalamaya doyamadığı Kürtlerin yanında durmaktır. Onların söz hakkının yanında durmak. Bu konuda en ufak bir kuşku duymam.
Şu an bu memleketin en büyük sorunu, Kürt meselesidir. Bu meselenin hallini hedeflemeyen hiçbir hamle kapsayıcı ve ciddiye alınası değildir.
Benim inancıma göre de iki taraf var. Biri; bu toplumun on milyonlarla tartılan bir kesimine bu memleketin geleceğini belirleme projesi denilen anayasa değişikliği konusunda en ufak söz hakkı tanımayan, o kesimin parlamenter siyaset yolunu tıkayan referanduma rahatsızlık duymadan ya da duyarak katılanlar. İkincisi de bu referandumu meşru kabul etmeyen, kendilerine dayatılan memleket resmini hazmedemeyenler. Yani boykotcular.
Ehvenişere tav olarak dünya değiştirilemez.
Önce Kürt halkını eşit ve katılımcı olarak görmeyi hazmetmek zorundayız.
Bu linç mevsiminde hayati olan, budur.
Anayasayı değiştireceksek bunu Kürtlerle Türkler el ele yapacaktır.
Bu oyunda Kürtleri oynatmıyorsanız ben de oynamıyorum.

Yıldırım Türker /Radikal

Taraf BDP’yi boykot ediyor!

Posted by on Ağu-26-2010

Taraf Gazetesi BDP’yi boykot kararı alırken Ahmet Altan konuyu köşesine taşıdı.

Taraf muhabiri Melih Altınok ile görüşen BDP lideri Demirtaş’ın “Erdoğan yeni bir anayasa sözü verirse boykottan vazgeçeriz” sözü olay oldu.Parti yönetimi, gazetenin manşetinde yer alan bu habere tepki gösterdi ve sözlerin manipüle edildiğini savundu. İşte bu gelişme gazetenin tepesindeki ismi adeta çileden çıkarttı.Taraf Genel Yayın Yönetmeni Altan, bugünkü köşesinde tiraj kaybetme uğruna boykot kararı aldığını açıkladı. Demirtaş ve ekibini dansözlükle suçladı ve eleştirileri oldukça sertti.

FAZLA KIVRAK GELİYORLAR
(…) Kürt halkının büyük çoğunluğuyla ters düşen, Kürt “sivil toplum kuruluşlarıyla” çelişen, 12 Eylül hukukuyla hesaplaşmak isteyen Kürtlerin sandık başına gitmesini istemeyen BDP’li politikacıların manevraları bana fazla “kıvrak” geliyor son zamanlarda.

YAZI İŞLERİ KARŞI ÇIKTI AMA
Bu yüzden saygısızlaşıp kabalaştiklarını düşünüyorum. Ben BDP’li politikacılardan da, hoyratlıklarından da sıkıldım, çocuğum yaşındaki birinden hakaretler işitmek de hoşuma gitmiyor, yazı işlerindeki arkadaşlarımın neredeyse tümü karşı çıktı ama ben bundan sonra BDP yönetiminden demeç istemiyorum.

TİRAJ UMURUMDA DEĞİL
Biliyorum bu gazeteciliğe aykırı, bu yüzden tiraj da kaybedebiliriz ama ben o kadar da iyi bir gazeteci değilim, iş hakarete geldiğinde tiraj falan da umurumda değil.BDP, “maksatlı” olmayan, 12 Eylül anayasasının değişmesini istemeyen gazetelerle konuşsun. Yolları açık olsun.

Maksatlı ve manipüle edici…

Posted by on Ağu-26-2010

Başlıktaki sözlerin muhatabı biziz, bizim gazete. “Maksatlı ve manipüle amaçlı” olarak BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş’ın sözlerini çarpıtmışız.

Önce bu konuda BDP’nin açıklamasını okuyun: “Taraf Gazetesi bugünkü sayısında ‘Başbakan’dan bir söz bekliyoruz’ manşetiyle yer alan haberde Eş Genel Başkanımız Sayın Selahattin Demirtaş’ın ‘Başbakan’ın söz vermesi halinde boykottan vazgeçeriz’ dediğini ileri sürmüştür. Haberin içeriği ne yazık ki çarpıtılmıştır. Sayın Eş Genel Başkanımız, gerek habere konu Diyarbakır’daki basın toplantısında, gerekse de toplantının hemen ardından Taraf’a verdiği demeçte böyle bir ifade kullanmamıştır. Eş Genel Başkanımız, BDP’nin şartlarını açıklamış, “Başbakan’ın ne söylediği değil, ne yaptığı önemlidir. Söz değil icraat bekliyoruz’ ifadesini kullanmıştır. Bu bağlamda Başbakan’ın sözlerinin kıymeti harbiyesinin olmayacağını belirten Demirtaş, hükümetten somut adım beklediklerinin altını çizmiştir. Taraf Gazetesi’nde bu sözlerin çarpıtılmış olması maksatlıdır, manipüle amaçlıdır. BDP’nin şartları ortadadır, boykot tavrında bir değişiklik yoktur.”

Biz, Diyarbakır’daki Demokratik Toplum Kongresi’ni daha yakından izleyebilmek için yazarlarımızdan Melih Altınok’u Ankara’dan “bölgeye” gönderdik.

Melih orada Demirtaş’la da görüştü.

O görüşmeyi de manşet yaptık.

BDP’nin itiraz ettiği manşet ne?

“Başbakan’dan bir söz bekliyoruz”

Manşetin altında ne yazıyor?

“BDP Genel Başkanı Demirtaş, referandumda ‘evet’ oyu için şartlarını açıkladı: Erdoğan yeni bir anayasa sözü verirse boykottan vazgeçeriz.

Demirtaş’ın asıl “tekzip” ettiği cümle de, “Erdoğan yeni bir anayasa sözü verirse boykottan vazgeçeriz” cümlesiymiş.

Peki biz Demirtaş’ın hangi sözlerini böyle yorumlayıp manşet yapmışız, bir de o sözleri okuyalım:

“Hükümet, eğer referandumda Kürtlerin ‘evet’ oyunu istiyorsa, BDP’nin taleplerini dikkate aldığını göstermeli. Başbakan Diyarbakır’daki mitinginde demokratik ve sivil bir anayasa yapılması için çalışmalara başlayacağına dair somut bir güvence vermeli. Bu zor bir şey değil. Ancak bu yönde güçlü bir çıkışına şahit olmadık.”

Ben biraz taşkafa olabilirim, lafları tam anlamayabilirim, onun için bir de size sorayım:

“Hükümet eğer referandumda Kürtlerin ‘evet’ oyunu istiyorsa BDP’nin taleplerini dikkate aldığını göstermeli.

Başbakan Diyarbakır’daki mitinginde demokratik ve sivil bir anayasa yapılması için çalışmalara dair somut güvence vermeli” ne demek?

Bu söz, “Başbakan Diyarbakır’da yeni bir anayasa için söz verirse ‘evet’ oyunu alır” anlamına gelmiyor mu?

Eğer gelmiyorsa, o zaman siz söyleyin, ne anlama geliyor?

Bence bu söz tam da bizim söylediğimiz anlama geliyor.

Ama anladığım kadarıyla “vazgeçeriz” gibi “kesin” bir laf söylememize karşı Demirtaş.

İyi de “Kürtlerden evet oyu almak için Başbakan söz vermeli” dediğinizde, bu, “söz verdiğinde ‘evet’ oyu alır” demek değil mi, BDP’li Kürtlerin “evet” oyu vermesi için de “boykottan” vazgeçmesi gerekmiyor mu?

Biz, BDP’ye de, başkanına da gereken saygıyı gösterip sözlerini manşet yaptık, karşılığında da “maksatlısınız, manipüle ediyorsunuz” cevabını aldık.

Bakın, biz “faili meçhul” cinayete kurban giden insanların hikâyelerini anlatıyoruz günlerdir, o insanların hesapları yargıda sorulamadı, bunun en temel nedenlerinden biri “yüksek yargının” yapısıydı.

Bu yapıyı değiştirecek, bu ülkede yaşayan Kürtleri de Türkleri de güvenceye kavuşturacak anayasal değişiklikleri sonuna kadar destekliyorum ben.

AKP ile BDP, yeni bir anayasa konusunda anlaşırsa, bu anayasa değişirse, demokrasinin ve hepimizi güvenceye kavuşturacak yeni bir hukuksal yapının kapısı açılırsa çok sevinirim.

Bir “maksadım” varsa, maksadım budur.

Ama bunun için hiç kimsenin lafını, birilerini “manipüle etmek” için çarpıtmam.

Kürt halkının büyük çoğunluğuyla ters düşen, Kürt “sivil toplum kuruluşlarıyla” çelişen, 12 Eylül hukukuyla hesaplaşmak isteyen Kürtlerin sandık başına gitmesini istemeyen BDP’li politikacıların manevraları bana fazla “kıvrak” geliyor son zamanlarda.

Bu yüzden saygısızlaşıp kabalaştıklarını düşünüyorum.

Ben BDP’li politikacılardan da, hoyratlıklarından da sıkıldım, çocuğum yaşındaki birinden hakaretler işitmek de hoşuma gitmiyor, yazıişlerindeki arkadaşlarımın neredeyse tümü karşı çıktı ama ben bundan sonra BDP yönetiminden demeç istemiyorum.Biliyorum bu gazeteciliğe aykırı, bu yüzden tiraj da kaybedebiliriz ama ben o kadar da iyi bir gazeteci değilim, iş hakarete geldiğinde tiraj falan da umurumda değil.

BDP, “maksatlı” olmayan, 12 Eylül anayasasının değişmesini istemeyen gazetelerle konuşsun.

Yolu da açık olsun.

ahmetaltan111@gmail.com