Farkında mısınız bir sanatçı topluma devrimci önderlik yapıyor. Farkında mısınız bugüne değin sadece piyanosuyla tanıdığımız genç bir müzisyen, koca koca örgütlerin yapamadığını yapıyor. Kafasını kuma gömüp bana dokunmayan yılan bin yaşasın diyerek toplumun yozlaşmasına, gerileşmesine arabeskleşmesine ses çıkartmayan entelektüellere inat putları birer birer yıkıyor.
Farkında mısınız Fazıl Say cehaletle bilgisizlikle estetikten uzak sanatla tek başına savaşıyor. Hiçbir şeyi umursamadan, devletin yüzüne kapanması muhtemel kapılarını hesaba katmadan, eğilip bükülmeden. Okuyan düşünen her entelektüelin hislerine tercüman oluyor.
Arabeskleşen popüler kültür ikonlarına saldırıyor, Twitter üslubuyla köşe yazdığını sanan lagara lugara yazarlara omuz atıyor, dirsek vuruyor.
Farkında mısınız gencecik bir adam koskoca bir ülkeyi silkeliyor.
Peki, nasıl oluyor da bir müzisyen tek başına devrimci bir ordu gibi savaşıyor?
Fazıl Say’ın babası Ahmet Say’ı tanıyınca bütün bunların sebepsiz olmadığını anlayacaksınız…
Ahmet Say, 1935 yılında İstanbul’da doğdu. Annesi Nüzhet Hanım felsefe, babası Fazıl Bey ise matematik öğretmeniydi. Fazıl Bey aynı zamanda İstanbul Erkek Lisesi’nin de müdürlüğünü yapıyordu. Her İstanbullu aile gibi onlarında evinde piyano vardı. Ahmet, ablası Ülker’den fırsat buldukça piyanonun tuşlarına dokunmaktan keyif alıyordu. Ama küçük yaşına rağmen bir ritim duygusu olduğu anlaşılıyordu. Yahudi bir müzik hocasından ders almaya başladı. Bu dersler Ahmet’i piyanoya ısındırmak şöyle dursun, gitgide soğutuyordu bile. Nüzhet Hanım müzik yeteneği olduğunu fark ettiği oğlunu Ferdi Statzer’e götürmeye karar verdi.
Peki kimdi Ferdi Statzer?
2. Dünya Savaşı’yla Türkiye’ye sığınmak durumunda kalmış Avusturya Yahudisi bir piyanist ve aynı zamanda pedagogdu. İstanbul Belediyesi Konservatuarı’nda onlarca Türk sanatçıyı keşfetmiş ve onlara dersler vererek müzik dünyamıza kazandırmıştı. İlk eşi Lili Hanım’dan ayrılınca sahnelerimizin çapkınlığıyla ünlü sanatçısı Bedia Muvahhit’e gönlünü kaptırmış ve evlenmişti.
Statzer, Ahmet’i yetenek sınavına sokmak istedi. Ama o yılın yetenek sınavı yapılmıştı. Ancak müzik kulağına ve ritim duygusuna güvendiği bu küçük çocuk için jüriyi özel olarak topladı. Sonuç şaşırtıcıydı. Nüzhet Hanım’a ‘Hiç vakit kaybetmeye gerek yok’ dedi. ‘Hemen müzik eğitimine başlayalım’
Ahmet Say, Ferdi Statzer’le çalışmaya başladı. Verda Ün’den piyano, Demirhan Altuğ’dan teori dersleri aldı. Babasının müdür olduğu İstanbul Erkek Lisesi’nden mezun olduktan sonra Almanya’nın yolunu tuttu. Bu kez basın-yayın tahsili yaptı. Pansiyoner olarak kalmak için tuttuğu yerin ev sahibi ünlü bir müzikologdu. Kurt Kohler. Onun teşvikiyle müzikolojiyle ilgilendi. Nasıl derleme yapılacağını öğrendi. Bu arada tüm dünyayı saran politik rüzgarlardan da etkilenmişti. Almanya’daki ‘Alman Öğrenci Gençlik Birliği’nin üyesi oldu. Bu birlik Andreas Baader’leri bünyesinden çıkaran sosyalist bir yapıydı. 1960′da Türkiye’de döndü. Almanya’daki diploması kabul edilmediği için yedek subay öğretmen kadrosuyla hem askerliğini yapmak hem de öğretmenliğe başlamak için askerlik şubesine başvurdu. Tayini Bingöl‘e çıktı. Merkeze bağlı Çevrimpınar Köyü ilk durağıydı. Ahmet Say için Bingöl tam bir müzikal laboratuvar oldu. Halk müziğinden birçok parça derledi. ‘Berilo Berilo’ adlı türkü Ahmet Say’ın en bildiğimiz derlemesidir. Halk oyunları ekipleri kurdu. Hem köy öğretmenliği yapıyor hem de halkın rehberliğini yürütüyordu. Bu kabına sığmayan halleri de valinin çok hoşuna gidiyor ona destek oluyordu. Bu arada askerliği bitmiş ama o görevine devam ediyordu.
Valinin tayiniyle beraber o da soluğu Erzincan’da aldı. Bu sefer Erzincan köylerinde çalışmaya başladı. Kök boyalarıyla hazırlanan halıların dokunabileceğini ve kurulacak kooperatifle köylünün kalkınabileceğini düşündü. Birkaç maaş kendinden koydu, İstanbul’daki arkadaşlarından yardım istedi. Köylülere dokuma tezgahı aldırıp bir de kooperatif kurdurdu. Artık dokuma tezgahında çalışan her köylü emeğinin karşılığını alabilecekti. Ama bu fantastik rüya da çok sürmedi. Ucuza kalitesiz halı üreten birkaç esnaf durumdan rahatsızdı. Tehditler giderek arttı. Kooperatifin kurşunlanması Ahmet Say’ın Erzincan’dan gitmesi için yeterli sebep oldu. Vali ‘Uğraşma bunlarla, iş büyüyecek’ dedi.
Ahmet Say Ankara’ya döndü. Bu kez onu dergicilik bekliyordu. Öğretmen Birliği’nin yayın organı olan ‘Öğretmenler Gazetesi’ni çıkartmaya başladı. Birkaç yıllık bu deneyimin ardından ‘Türk Solu’ dergisini yönetmeye başladı. (Türk Solu dergisini bugünküyle sakın karıştırmayın.) Türkiye İşçi Partisi’ne kaydoldu. (TİP’in gerçekçi tarihi ne zaman yazılacak merak ediyorum. Türkiye’nin aydın pınarı olan 1.TİP’in kadroları üzerine bile başlı başına bir kitap çıkabilir) Bu arada Türk Solu dergisinde yazdığı ve sorumlusu olduğu yazılar yüzünden davalar da birikiyordu.
CEZAEVİ GÜNLERİ
12 Mart Muhtırası’nın ardından bu davalar başına dert olmaya başladı. 6. Filo eylemlerinde olayları seyreden polise yönelik yazdığı ‘Bu kimin polisi’ başlıklı yazı yüzünden tutuklandı. Mamak Askeri Cezaevi’ne konuldu. Oğlu Fazıl henüz bir yaşındaydı. Mamak Cezaevi tam bir şöhretler kulübüydü. Onu diğer yazar ve fikir suçluları Uğur Mumcu, Erdal Öz’lerin değil, müebbet mahkumlarının olduğu koğuşa verdiler. Bu koğuşun Ahmet Say için özel bir tarafı vardı. Deniz Gezmiş ve arkadaşlarına en yakın yer onunkiydi. Deniz’le seslenerek de olsa konuşabiliyorlardı.
Masa tenisi oynamaları için hücrelerin arasına bir masa konmuştu. Ama 25 mumluk bir ampul ortamı yeterince aydınlatmıyordu. Karanlıkta görebildikleri kadar topa vurmaya çalışıyorlardı. Top bir gün duş kabinine kaçtı. Ahmet Say, oraya yöneldiğinde duştan yeni çıkan birinin parmakları arasında gördü topu. Heybetli yapısına rağmen sevecen yapısı ve gülümseyen ifadesiyle Deniz Gezmiş’ti. ‘Bir kere öp vereyim’ dedi. Ahmet Say dostlukla sarıldı Deniz’e…
14 ayrı davadan yargılanıyordu. Mamak Cezaevi’nde tam 17 ay yattı. Sonuçta beraat etti. Ama minik oğlu Fazıl, babasını belki de ilk kez demir parmaklıklar arasında hatırlayacaktı.
‘FAZIL ONU DÜDÜKLE ÇALAR’
Peki Fazıl’ı nasıl keşfetti? Onun da hikayesi tıpkı kendisi gibi oldu. Fazıl’ın doğuştan tavşan dudak rahatsızlığının tedavisi için annesi Londra’ya götürmüştü. Ardından dudaklarını eğitebilmek için düdükler vermişlerdi. Fazıl Türkiye’ye döndüğünde bu düdükleri çalıyordu. Ama iç sesleri duyması ve ayakta durmaya başladığı andan itibaren ritimle sallanması babasının dikkatinden kaçmamıştı. Ahmet Bey bir gün evlerine misafir olarak gelen obua sanatçısı Ali Kemal Kaya’ya takıldı, ‘Obua da enstrüman mı Allah aşkına. Bizim Fazıl onu düdükle çalar.’
Yıldızlı konyağına bahse girdiler. Minik fazıl dudak eğitimi için verilen düdüklerle harikalar yaratmıştı. Ali Kemal Kaya hemen her gün artık Ahmet Say’ın evindeydi. Ardından müzik pedagoğu Mithat Fenmen’in kapısı çalındı. Fenmen’de bu minik yeteneğin farkına varmıştı. Ama bir şartı vardı. Okuma yazma öğrenmeden nota öğretmeyelim. Fazıl henüz okuma yazma bilmiyordu ama parçaları çıkarabiliyordu.
GENCEBAY HAYRANI
Ahmet Say, halk müziğinin her şeyin temeli olduğuna inanıyor. Orhan Gencebay’a da bu yüzden hayran olduğunu belirtmeden geçmiyor. ‘Muzaffer Sarısözen’in yurttan seslerinde vardı ve Gencebay oradan yetişmiştir, halk müziğini çok iyi bilir’ diye de ekliyor.
Ahmet Say, Cumhuriyet’in yetiştirdiği bir aydınımızdır. İlericidir, aydınlanmacıdır. En önemlisi müzik alanında yaptığı çalışmalarla öncüdür. En kapsamlı müzik sözlüğünü hazırlamış, onlarca müzik kitabına imza atmıştır. Edebiyat alanında verdiği eserlerle ödüllere layık görülmüş, kalemiyle, notalarıyla Türkiye’nin aydınlanması için emek vermiş bir fikir emekçisidir.
Fazıl Say da işte böylesi bir Cumhuriyet aydını, bir sanat adamının oğludur. Dünyaya ancak 200-300 yılda bir gelebilecek yetenekte bir sanatçı olarak hem piyanosunun tuşlarına hem de yaşadığı toplumun bam tellerine birer birer dokunuyor.
Çekinmeden korkmadan…
ÖDÜLLÜ EDEBİYATÇI
En kapsamlı müzik sözlüğünü hazırlayan Say,edebiyat alanında verdiği eserlerle de ödüllere layık görülmüş. Ahmet ve Fazıl Say’ın ilişkisi her zaman örnek gösterilmiş
ÖĞRETMEN ANNE BABA
Ahmet Say’ın annesi Nüzhet Hanım felsefe, babası Fazıl Bey ise matematik öğretmeniydi. Fazıl Bey aynı zamanda İstanbul Erkek Lisesi’nin de müdürlüğünü yapıyordu.
Almanya’nın çeşitli kentlerinden yola çıkarak, Duisburg da yaşayan Karerliler ve Karerli dostlarla buluşmamızın heyecanını Yönetim Kurulu olarak hepimiz birlikte yaşıyorduk.. İki yıldır, ‘bir türlü gidemediğimiz ‘ bir şehre ulaşmak için sabahın tanağartısıyla beraber yola koyuldum. 550 km lik yolu 4 saatte nasıl sığdırdığımı ben bile anlamamıştım.
Duisburg’a onlarca kere gittiğimden dolayı, ne yolların, ne de şehrin yabancısıydım. Almanya da yaşayan akrabalarımızın en yoğun olduğu şehirlerden biridir Duisburg. Bu yüzden orada yaşayan akrabalarım bana Anne tarafından daha yakın olduklarından, her Karerli gibi benim için de özel bir yeri vardır. Burada yaşayanların, kendilerine; ‘Dayılarım ve Teyzelerim’ diye hitap ettiğim akrabalarımın yüzde 60’ı CAFRANlı. Özellikle ülkede yaşanan tatsız olaylar yüzünden Cafran- Karer tartışmalarına bir kaç defa tanık olmuştum.. Özellikle Cafranlılarla kurumsal düzeyde ilk defa bir araya geliyorduk.
Toplantıya yüksek düzeyde katılım sağlamayı ilk etapta beklemiyorduk. Amacımız, mümkün olduğunca emin adımlarla yürüyerek orada ‘şehir kordinasyonu’nu oluşturmaktı. Bu çerçevede kalarak toplantıyı çok samimi, çok sıcak ve sevgiye dayalı bir diyalog içinde yürüterek , herkesin keyif aldığı bir sonuçla kapattık..Üç saat süren toplantıda çıkan ortak görüş: birliğin, beraberliğin ve de örgütlenmenin zaruri bir ihtiyaç olduğuydu.
Duisburg ve çevresinde çalışmaları yürütmek için beş kişilik, ‘Kordinasyon Kurulu‘ oluştu.
Toplantıda konuşulan en önemli nokta, çözüme yönelik çabaların mutlaka sarfedilmesi gerektiğiydi.
Çözüme yönelik çabalardan bahsetmişken, toplantıda ele alınan bir noktanın altını çizmeden geçemeyeceğim.Özellikle son yıllarda köylülerimiz arasında yaşanan ve ne yazık ki bir türlü önüne geçilmeyen, hatta herkesi sürekli rahatsız eden olaylar ne yazık ki günümüzde kangrene dönüşmüş vaziyette.. Gelişmelerden hemen, hemen hepimiz haberdarız, bu yeterli mi?.
Sitelerde çıkan yazılardan öte çözüme yönelik çabalarımız oldu mu?.
Ne yazık ki bu tartışmalara çözüm üretecek yapıya sahip olamamamız yüzünden çoğu şeylere seyirci kaldık..Dikkatleri Cafran üzerine çekmek için bir iki yazı yazmıştım, özellikle acil çözülmesi gereken bir sorun olduğunu belirtmeme rağmen ne yazık ki, soruna çözüm üretecek ciddi bir yapılanmaya sahip olmadığımız ortada.. Festivallerde yaşan kırgınlıkların tekrarlanmaması için bütün kurumlarımızın bu işe mutlaka el atması gerekmiyor mu ?
Karer de yaşanan kişisel yozlaşmalar yüzünden hemen hemen herkesin birbirine dargın, deyim yerindeyse; kavgalı oluşu nedense hiçbir kurumumuzu rahatsız etmedi!!. Rahatsız etmediği gibi de “ihtiyar” heyetlerimizide rahatsız etmemektedir..O halde festivalin sağlıklı geçmesini nasıl bekleriz ki ?
Birilerinin keyfi içinmi onca yükün altında eziliyoruz!!.
Demek ki herkes gidişatan memnun görünüyor.
Gerçekten herkes memnun mu?
Son on yıldır birbirlerini mahkemeye veren Karerlilerin sayısını bilen var mı?
Hiç araştırdınız mı yetmiş yaşına gelen bu insanlar neden birbirlerini mahkemeye veriyorlar?
Barış ve Kardeşlikten söz ederken, sürekli geçmişimizle övünüp duruyoruz, düştüğümüz durum vahim değil de nedir?.
Kurumlarımız ortak hareket ederek bu gidişe dur demezlerse, kimler dur diyecek?.
Bir an önce çatı örgütlenmesine gidilmeli, yoksa kişilerin direktifleriyle, boy göstermelerle daha çok canlarımız hayvanlarını mahkeme salonlarına kurban edecekler..
Yazık değil mi?.
Saygılarımla..
E.Ali Kaplanseren
Almanya’nın 5 kentinden Elazığ’a direkt uçak seferi yapılacak.Elazığ Havaalanı yeni pistinin hizmet vermeye başlamasından sonra Elazığ’a yurt içinden günde 5 uçak inerken, Almanya’dan da Elazığ’a doğrudan uçuşlar başlayacak.Öğer Türk Tur Avrupa Genel Müdürü Selim Ataş Elazığ’a; Frankfurt, Köln, Berlin, Hannover ve Stuttgart’tan doğrudan uçuşlar için biletlerin satışa sunulduğunu açıkladı. Selim Ataş, bölge insanının aktarmasız ve sıkıntısız bir şekilde sevdiklerine direkt kavuşacağını söyledi.
UÇUŞLAR, BÖLGE İÇİN FADALI OLACAK
Elazığlılar Derneği (AED) Başkanı Cahit Öner, “Avurpa’daki Elazığlılar adına Öğer Türk Tur yöneticilerine can-ı gönülden teşekkür ediyoruz. Bu uçuşlarla 40 yıllık özlemimiz bitecek ve büyük bir rahatlıkla Elazığ’a uçmanın sevincini yaşayacağız.” dedi. Başkan Öner “Öğer Türk Tur’un Elazığ’a uçması ile Elazığ’ın çevresinde bulunan Bingöl, Diyarbakır, Tunceli, Malatya ve Muş illerinin de bu uçuşlardan istifade edeceklerdir. Bu illerin Almanya’da yaşayan 300 binden fazla vatandaşı var. Elazığ merkezli bu uçuşların bölge halkı için büyük kolaylık ve rahatlık getireceğine inanıyoruz. Hayırlı olsun” açıklamasını yaptı.
Almanya’dan Elazığ’a ilk uçuş 2 Nisan 2010 tarihinde Frankfurt şehrinden