Kareronline.com

Yerelden Evrensele bir bakış…

Militarist milliyetçilik ile siyasal İslam arasındaki erk kavgası damgasını vuracak önümüzdeki referanduma. Aslında demokratik bir anayasa için önemli bir şans doğmuştu. Aynı 2007 yılında olduğu gibi, bu kez de bu şans kaçırılıyor. Bay Erdoğan itiraf etmeli ki, bu işi eline yüzüne bulaştırdı. Daha Meclis oylamasında, asıl önemsediği, siyasal partilerin kapatılmasına ilişkin maddeyi Meclis’ten geçiremedi. Daha sonra defanstaki militarist milliyetçiliğin tuzağına düşerek, referandumu kendine destek oylamasına çevirdi. Aslında Kürtler en baştan, kendisine önemli şanslar tanıdı. Ama onun Kürtlerden istediği ise, kendisine biat edilmesinden başka bir şey olmadı ne yazık ki. Kürtler cephesinde en küçük güven yaratıcı adım atmaktan kaçındı. Kendisine açık çek verildiği halde. Sonunda da Kürtler, ben bu oyunda yokum diyerek, kenara çekilip, iki kesimin gerçek gücünün ortaya çıkması için bir şans yarattı.

Erdoğan hükümeti bütün iktidarlar gibi, 10. yılına doğru yıpranma aşamasında. Seçmenler bir süre sonra yeni yüzler görmek ister, hep aynı suratları görmekten bıkar. Zaten CHP içindeki sivil darbe de bunun için yapıldı. HAYIR cephesinin başına çeken CHP de buna, yani iktidar bıkkınlığına oynuyor. Öte yandan geleneksel olarak siyasal İslam’ın güçlenmesinden korkan kesim ve cemaatler de hayır eğilimi gösteriyor. Militarizmin zayıflaması elbette iyi… Ama buna karşılık bir polis devletinin yükselmesini de kimse istemiyor.

Böylece referandumda yapılan kısmi iyileştirmelerin içeriğini tartışmaktan, bunları değerlendirmekten çok, var olan iktidara bir ömür biçilecek.

Uluslararası planda ise, ABD’nin Irak’tan çekildiği ve olası İran savaşının taşlarının döşendiği şu günlerde, bazı güçlerin de yeni bir iktidar üstüne hesap yapmaları doğal.

Referandumda Kürtlerin tavrını, kendi aydınları ile tartışmak gerek diyerek, ‘KCK Dosyası’ kitabı nedeniyle birlikte yargılandığımız genç yazar N. Mehmet Güler’in fikrini sordum, KÜRTLER NEDEN ‘BOYKOT’ diyor? sorusunu yönelterek. O da bana şu yanıtı verdi:

‘Bu sorunun yanıtı o kadar açık ki, izahına girişmek bile rahatsız edici. Sistem, temelde Kürtlerin yok sayılması ve yok edilmeye çalışılması üzerine bina edilmiş. İnkar politikası esnetilerek, Kürtlerin otuz yıllık direnişi sonucu çuvala sığmaz hale gelen mızrak, zorla çuvala yerleştirilmeye çalışılarak sürdürülüyor.’

Başbakan’ın, hep de bağırarak tekrarlamaktan hoşlandığı, ‘tek millet, tek bayrak, tek dil…’ nakaratı, inkarın, imhanın en yalın ifadesi olmuyor mu?.. Demek ki, tek millet dediğinde Başbakan, bir milleti yok sayıyor ve başka bir milletin içinde eritmek ya da ona zorla tabi kılmak istiyor. Tek bayrak söylemi hakeza aynı sonuca çıkıyor. Kürtlerin tarihte kullandıkları, kendi bayrakları var ve eğer bir toplumun sembolü olarak kabul ediliyorsa, ne hakla yok sayıyorsunuz. Daha da ileri giderek, ‘çaput parçası, terör renkleri’ diyerek hakaret ediyorsunuz?

Kadim bir dil, ‘Mem ž Zin’ gibi dört asırlık destan dili, Kürtlerin anadili yok edilmeden, ‘tek dil’ sloganınız nasıl gerçeğe dönüşecek? Bunu çok açık itiraf edenler de var; AKP içindeki uç milliyetçilerden, her dönemin Bakanı C. Çiçek, Kürtlere Türkçe öğretemediğine, yani dillerini unutturamadığına hayıflanıyor. Soykırımın, sadece fiziki yok etme ile sınırlanamayacağı, daha tehlikeli olanın, kültürel asimilasyon, kırım olduğu bilinen bir doğrudur. O halde anlayış olarak AKP’nin cunta iktidarından, Çiller-Güreş özel harp hükümetinden ne farkı var?.. Örneğin, hiçbir sekiz yıllık kesitte, Kürt çocukları AKP iktidarında olduğu kadar vurulmadı, gözaltına alınmadı, hapsedilmedi… AKP hükümeti, bir projedir. Kürtlere karşı savaşımda tüm araç ve yöntemleri tüketen sisteme, yeni yollar, türlü özel yöntemler üreten bir hükümettir. Dolayısıyla Kürtler için Evren’den, CHP ya da MHP’den farkı yoktur…

Kürtler için anayasalar hep aynı kaldı, AKP’nin yapmaya çalıştığı sadece bir rötuş. 12 Eylül Anayasası dahil, tüm anayasalar onları yok saydı… Kürtlerden, AKP’nin, hukuk kılıcını daha etkin kontrol etme ve kullanma oyununa alet olmasını nasıl isteyebilirsiniz! …

Kürtler, en yalın ifadeyle, Türklerle her konuda eşit haklara sahip olmak istiyorlar. Yani kendi kaderlerini kendileri belirlemek istiyorlar. Sosyal, kültürel, politik her alanda kendilerini idare etmek istiyorlar. Yöneticilerini kendileri seçmek istiyor ve keyfi olarak temsiline iradesine müdahale edemeyeceğiniz güvenceler istiyorlar. Kültürel varlıklarını, öncelikle de dillerini, hiçbir engelleme ile karşılaşmadan eğitim, iletişim, bilim, siyaset alanında kullanmak, kurumsallaştırmak, geliştirmek istiyorlar. Aslında artık istemiyor da. ‘Böyle yapacağız’ diyorlar. Kürtler azınlık muamelesi görmek de istemiyorlar. Adına ‘demokratik özerklik’ dedikleri sistemde içinde, Kürtler de Türkiye’de yaşayan her halk kadar özerk olacaktır, daha fazla ya da az değil.

Kürtler, BOYKOT diyerek ‘kendi kaderini belirlemenin’ en önemli adımlarından biri atacak. Görmek için, çok da öngörüye ihtiyaç olmadığı açıktır.’

Ragıp Zarakolu /Günlük Gazetesi

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, ASKİ Sosyal Tesislerinde düzenlene AK Parti 3. Olağan Kongresi’nde yeni bestelenen ”Işık Buradan Yükselir” şarkısı eşliğinde salonu selamladıktan sonra partinin kuruluşu ve iktidar sürecinin anlatan sinevizyon gösterisinin ardından partililere hitap etti.

Erdoğan, salondakileri selamlarken şu ifadeleri kullandı: “Türkiye’nin 81 vilayetini buradan selamlıyorum. Tüm ilçe, belde, köylerimizi; 72 milyon Türkiye Cumhuriyeti vatandaşını… Bu ülkede yaşayan, bu ülkede nefes alıp veren her bir kardeşimi selamlıyorum.

Başbakan Erdoğan, Deniz Baykal’a yazacağı mektuba bir kez daha değinirken, “MHP yazılı ret cevabı vererek kapıları kapattı. CHP’ye yazılı talepte bulunacağım. Cevap verir vermez, verirse gidip konuşacağım” şeklinde konuştu.

‘ÇETELER SİRAYET EDEMEZ’
Milletin rotasından başka bir rota tanımadıklarını söyleyen Erdoğan, şöyle konuştu: ”Bu partiye, toplumdan kopuk olan elitler yön belirleyemez. Bu partiye, küçümseyerek bakan seçkinler rota çizemez. Bu parti milletin hukukunu ayaklar altına alan çeteler sirayet edemez. Zira üzerimizdeki yük, aziz milletin yüküdür. Üzerimizdeki emanet top yekin milletin emanetidir. Biz bu yükü yere düşürmedik. Bundan sonra da düşürmeyeceğiz.

İktidarda bulunduğumuz 7 yıl boyunca üzerimizdeki bu emaneti düşürmek isteyenler oldu. Millet iradesini gölgelemek, milletin arzu ve taleplerini çiğnemek isteyenler oldu. Bizi demokrasi yolunda, ilerleme yolunda, kalkınma yolunda alıkoymak isteyenler oldu. Tahriklerle, provokasyonlarla, kirli senaryolarla Türkiye’yi karanlık mecralara sevk etmek isteyenler oldu. Hiç birine boyun eğmedik. Hiçbirine prim vermedik. Dik durduk, boynumuzu bükmedik, başımızı öne eğmedik.

Demokrasinin ertelenebileceğini, zafiyete uğratılabileceğini vehmedenler, karşılarında milleti bulurlar. Hükümet politikalarını çeteler eliyle, mafya eliyle, gizli senaryolarla, kirli ilişkilerle şekillenebileceğine inananlar, böyle bir gayretin içine girenler, karşılarında hukuku bulurlar. Milleti, bulurlar, Ak Parti iktidarını bulurlar.”

‘ÖNCE İNSAN, SONRA DEVLET’
İnsan merkezli siyaset izlediklerini söyleyen Erdoğan, “Biz ‘insanı yücelt ki devlet yücelsin’ diyerek bu yola çıktık. Önce insan, sonra devlet; önce devlet, sonra insan değil… Yolsuzluklara, usulsüzlüklere göz yummadık, bundan sonra da göz yummayacağız.

AK Parti’de yozlaşma bekleyenler, beyhude beklerler; yıpranma bekleyenler, beyhude beklerler. AK Parti’de yorgunluk, bıkkınlık, heyecansızlık, durgunluk bekleyenler beyhude beklerler. Meyve veren ağaç taşlanır. 7 yıl boyunca türlü iftiralara, karalama kampanyalara, asılsız ithamlara maruz kaldık. Her birini alnımızın akıyla aşmayı başardık. Bize hile yapanlar, kendi hilelerine aldandılar. Bize tuzak kuranlar, kurdukları tuzağa kendileri düştüler. AK Parti, iktidarın eritici gücünü, yozlaştırıcı etkisini, yıpratan özelliğini tersine çevirdi” diye konuştu.

‘HER VATANDAŞIMIZ BİRİNCİ SINIFTIR’
Kongre için çok anlamlı bir slogan belirlediğini belirten Erdoğan, şöyle devam etti: ”Partimizi kurduğumuz andan itibaren gür bir sesle ifade ettiğimiz gibi, bugün de bütün yüreğimizle tüm Türkiye’ye, tüm dünyaya sesleniyoruz ve diyoruz ki: Biz, birlikte Türkiye’yiz. Bu toprakları hep birlikte vatan kıldık. Bu topraklarda hep birlikte tek bir millet olduk. Çanakkale’de, Sakarya’da, Dumlupınar’da omuz omuza bu toprakları savunduk, yan yana şehit düştük. Biz şehitlerimizle Türkiye’yiz, biz gazilerimizle Türkiye’yiz. Biz, türkülerimizle, şarkılarımızla, halayımız, horonumuz, zeybeğimizle Türkiye’yiz. Ortak kaderimizle Türkiye’yiz, ortak ideallerimizle, ortak geçmişimiz ve ortak geleceğimizle Türkiye’yiz. 72 milyon vatandaşımın her biri, bu ülkenin asli unsurudur, vazgeçilmez temel taşıdır, her biri bu ülkenin birinci sınıf vatandaşıdır.

‘HOŞÇAKAL İKİ GÖZÜM’ DİYEN AHMET KAYA…’
Şunu tüm samimiyetimle, bütün hasbiliğimle ifade ediyorum: Bu ülkenin tarihinden, Ahmet Yesevi’yi, Hacı Bektaş’ı, Pir Sultan’ı, Hacı Bayram Veli’yi çıkartmaya kalkarsanız, onları görmezden gelirseniz, onları yok sayarsanız, bu ülke öksüz kalır, yetim kalır, köksüz ve dayanaksız kalır. Yunus Emre’siz bir Türkiye dilsiz kalır. Mevlana’sız bir Türkiye ruhsuz kalır. Sabahat Akkiraz’a kulak vermeyen, dinlemeyen Türkiye türküsüz kalır. Tatyos Efendi’yi yok sayan Türkiye’nin besteleri yarım kalır. Cem Karaca bu ülkenin hasretini çektiği kadar, bu ülke de Cem Karaca’nın hasretini çekti. ‘Hoşçakalın İki Gözüm’ diyen Ahmet Kaya’ya vefa göstermeyen Türkiye’nin şarkıları eksik kalır. Nasıl Mehmet Akif’siz bir Türkiye tahayyül edilemezse, Nazım Hikmet’siz bir Türkiye eksik sayılır. Seversiniz sevmezsiniz, beğenirsiniz beğenmezsiniz, görüşlerini kabul edersiniz etmezsiniz ama Ahmedi Hani’siz, Bitlis’li Said-i Nursi’siz bir Türkiye’nin maneviyatı noksan kalır. Biz, bu ülkenin tüm renkleriyle, bütün çiçekleriyle, bütün kokularıyla, dağları, taşları, ırmaklarıyla Türkiye’yiz.”

‘HERKESİ İNSAN OLDUĞU İÇİN SEVDİK’
Başbakan Erdoğan, şunları kaydetti: ”Mevlana’ya kulak verdik, ‘Gel, ne olursan ol, yine gel’ dedik. Hacı Bektaş Veli’ye kulak verdik, ‘Bir olalım, iri olalım, diri olalım’ dedik. Pir Sultan Abdal’a kulak verdik, ‘gelin canlar bir olalım’ dedik. Yunus’a kulak verdik, ‘gelin tanış olalım’ dedik.

Kimseyi Sünni olduğu için değil, kimseyi Alevi olduğu için değil, Türk, Kürt, Çerkez, Laz, Tatar, Abhaza, Arap, Roman, Musevi, Rum, Ermeni olduğu için değil, herkesi insan olduğu için sevdik.

‘GEÇMİŞTE YANLIŞLARIMIZ VARSA…’
Biz bu terbiyeyi, biz bu adabı ‘Yaradılanı severiz, Yaradandan ötürü’ diyen Yunus’tan aldık. Biz bu terbiyeyi, Çanakkale’de düşmanına dahi kahve ikram edebilmeyi başarmış Mehmetçik’ten, şehitlerimizden, gazilerimizden aldık. Onun için kimsenin bu ülkede bir başkasını dışlamaya hakkı olamaz. Bu ülkenin hamurunda dışlamak yoktur. Bu ülkenin hamurunda ötekileştirmek yoktur. Geçmişte yanlışlarımız varsa, bunları bir tarafa koyalım. Bir milat, yeniden yola koyulalım.

Bu topraklar Anadolu’dur. Bu topraklar anaçtır, bu topraklar ana kucağı gibi herkese sevgiyle, şefkatle, merhametle kollarını açar. Bu topraklarda kimsenin bir başkasını ötekileştirmeye, dininden, mezhebinden, milliyetinden, etnik kimliğinden ötürü bir başkasını dışlamaya, hor görmeye hakkı olamaz. Bu topraklarda hoş görülmeyen yegane şey, hoşgörüsüzlüktür. Tahammül edilmeyen yegane şey, tahammülsüzlüktür.

Biz, binlerce yıldan bu yana bu toprakların üzerinde yankılanan sese kulak veriyor, binlerce yıldan bu yana bu toprakları şekillendiren kardeşlik ruhunu benimsiyoruz. Bizim kitabımızda sınıf çatışmalarına yer yoktur. Bizim kitabımızda mezhep çatışmalarına yer yoktur. Bizim kitabımızda kavmiyetçi çatışmalara yer yoktur.”

Mutlak hürriyetin ve mutlak özgürlüğün tesisinin, ancak herkesin kendini emniyette hissetmesiyle mümkün olacağını belirten Başbakan Erdoğan, güvenliğin olmadığı yerde özgürlükten, hürriyetin olmadığı yerde de emniyetten söz edilemeyeceğini ifade etti.

‘BÜTÜNLEŞMİŞ TÜRKİYE İSTİYORUZ’
Erdoğan, şunları söyledi: ”Bugüne kadar etnik ayrımcılık yapmadık, yapmıyoruz, yapmayacağız. Dinsel ayrımcılık yapmadık, yapmıyoruz, yapmayacağız. Bölgesel ayrımcılık yapmadık, yapmıyoruz, yapmayacağız. Bütünleştirici, birleştirici, kaynaştırıcı bir siyaset istiyoruz. Bütünleşmiş, birleşmiş, kaynaşmış bir Türkiye istiyoruz. Bunu başarmak bizim elimizde. Bunu başarmak iktidarıyla, muhalefetimizle, anayasal kurumlarımızla, sivil toplum örgütlerimizle, sanatçılarımız, bilimadamlarımız, akademisyenlerimizle bizim elimizde.

‘GELİN ÜZÜMÜ BERABER YİYELİM’
Ne diyoruz biz, ne diyoruz, ey muhalefet? Hepiniz, gelin, ne diyecekseniz, açık ve net söyleyin. Bu sorunlar var mı ülkemizde? Sorun alanları var mı ülkemizde? Bu sorun alanlarını biz siyasiler ortadan kaldırmayacak mıyız? Kaldıracağız. Peki ne güne duruyorsunuz. Daha gecikelim mi? Eğer sizin iktidara gelmenizi bekliyorsanız, bu millet sizi iktidara getirmez ve getirmeyecektir. Ben öyle görüyorum. Çünkü, bu anlayışla vatandaşına yaklaşanları bu millet iktidara getirmez.

Gelin bu sorun alanlarını beraber çözelim. Bunları ortadan kaldıralım. Mesele, gelin üzümü beraber yiyelim ama derdiniz sizin bağcı dövmekse, benim milletim size bağcıyı dövdürmez. Onun için bu yolculuğu kararlı bir şekilde sürdüreceğiz, onu için durmak yok, yola devam diyoruz, devam edeceğiz.”

‘KÜRT MESELESİ BENİM MESELEMDİR’
Sorunlara sessiz kalamayacaklarını ifade eden Erdoğan, şunları söyledi: “Ülkenin bir meselesi varsa, AK Parti’nin ona sırtını dönme seçeneği asla ve asla yok. Ülkemde kanayan bir yara varsa, AK Parti’nin ona ilgisiz kalma, alakasız kalma lüksü asla ve asla yok. Ülkemde yükselen bir talep varsa, AK Parti’nin ona karşı kör, sağır, dilsiz olma ihtimali yok.

Türk kardeşimin meselesi benim meselemdir. Kürt kardeşimin meselesi benim meselemdir.Alevi kardeşimin meselesi benim meselemdir. Azınlıkların meselesi, benim meselemdir. Bu ülkeye vatandaşlık bağıyla bağlı her bir kardeşimin meselesi benim meselemdir. İşte onun için ‘milli birlik’ diyoruz. İşte onun için ‘demokratik açılım’ diyoruz.”

Erdoğan,  “Eledim Eledim” türküsünün sözlerini okuyarak Türkiye’nin meselelerinin bu türkünün, ağıdın ve yakarışların karşılığını bulmak olduğunu ifade ederek, ”Meydanlarda hamasetle bu iş çözülmüyor. Onun için diyoruz ki ne biliyorsan onu söyle. Hizmetkarın olalım, doğruları paylaşalım, beraber bunu ortadan kaldıralım diyoruz. Herkes, çözümü devletten bekliyorsa, herkes çözümü siyasetten bekliyorsa, buna gözünü yummak, buna duyarsız kalmak akıl karı mıdır? Böyle bir yaklaşım, demokrasiden başka, siyasetten başka, hukuktan başka kapıların açılmasına seyirci kalmak demek değil midir?” diye konuştu.

‘ÜLKEYİ BÖLEN SİZSİNİZ!’
Erdoğan, şöyle konuştu: ”Burada iki şey var. Bir hesabı olanlar var, iki hasbi olanlar var. Hesabı olanları milletim hesaba çekecek. Ama hasbi olanları da benim milletim her zaman olduğu gibi mükafatlandıracak.

Annelerin gözyaşını dindirmekten, babaların yürek sızısını gidermekten başka hiçbir gayemiz yok. Kimse AK Parti’ye, AK Parti iktidarına ‘ülkeyi bölüyorsunuz’ diyemez. Bunu diyenler AK Parti’ye en büyük ithamı yapmış olur. Bu ülkeyi, 780 bin kilometre kare, 72 milyon vatandaşıyla birlikte arşınlayacaksın, metrekaresine kadar ulaşacaksınız. Dağ, taş demeyeceksin. Köydes projesiyle yolu olmayan, suyu olmayan yerlere ulaşacaksın, orada vatandaşınla kucaklaşacaksın. Ondan sonra da sen bölücü olacaksın, öyle mi? Kaç kere gittin acaba oralara? Tanır mısın acaba oranın yollarını? Hiç gittin mi, kucakladın mı, sarıldın mı, okşadın mı, derdin nedir sordun mu? Yok. Ama utanmadan, sıkılmadan bir de kalkacaksın, diyeceksin ki Türkiye’yi bölüyorlar. Türkiye’yi asıl bölen sizsiniz, siz. Sizin ta kendiniz bu ülkeyi yıllardır maalesef etnik ifadelerle böldünüz.”

‘BIRAK SLOGAN ATMAYI…’
Son dönemlerde stadlarda yaşanan olaylara da değinen Erdoğan, “Slogan atarak, iftira atarak, ağır ithamlarla süreci tahrik ederek açılımları baltalamak için ellerinden geleni yapıyorlar. Cenaze törenlerinden, stad tribünlerine kadar neler yaptıklarını görüyorsunuz değil mi? Bu provokasyonları kimler ne için yapıyor, milletim biliyor. Futbolu dahi tahriklerine alet edecek kadar bu ülkenin kardeşliğinden haz etmiyorlar. Cenazelerimizde bizim slogan atılmaz. Bağırıp, çağrılmaz. Tekbir dahi getirilmez. Bunları biz bu işin ehli olanlardan öğrendik. Ama ehli olanlar musallanın başında söylemelerine rağmen onlar bakıyorsunuz kendilerine has sloganlarıyla, kendilerine has işaretleriyle, kendilerine siyasi rant devşirmenin gayreti içerisindeler. Ve maalesef cenaze namazında da durmazlar. Şehide saygın varsa gel görevini yap. Bırak slogan atmayı, bırak orada bu işin adabı içerisinde olmayan şeyleri yapmayı” dedi.

‘GELİN BİRLİK VE BERABERLİK İÇİN GOL ATALIM’
Erdoğan, şöyle devam etti:         ”Stadlarda atılacak her gol kalemize atılacaktır. Orada atılacak her gol, bizi küme düşürecektir. Orada atılacak her gol, düşmanlığın, çatışmanın, ayrışmanın hanesine yazılacaktır. Gelin, kardeşlik adına, dostluk adına, birlik ve beraberliğimiz adına gol atalım. Zorlu bir süreçteyiz, zor bir dönemeçteyiz, sabır isteyen, soğukkanlılık isteyen, suhulet isteyen bir değişim sürecindeyiz.         Terör piyasasından nemalananlar, kirli oyunlarını sergilemeye devam edecekler. Biz o oyunları hep birlikte bozacağız, millet olarak, el ele, gönül gönüle bozacağız. Ve bu demokratik açılım sürecinde öncelikli terör sorunu var. Etnik unsurların sorunları var. Azınlıkların sorunları var. İşsizlik sorunları var. Ülkelerle olan sorunlarımız var. Aklınıza ne geliyorsa tüm sorun alanları bu açılım içerisinde yer alıyor. Aziz milletimizden rica ediyorum; kışkırtmalara, tahriklere, galeyana prim vermeyin, fitne ve fesadı aranızda barındırmayın. Bizim yolumuz barış yoludur, yolumuz kardeşlik yoludur.   

Avrupa Konseyi İnsan Hakları temsilcisi Thomas Hammerberg tarafından kaleme alınan iki ayrı raporda, Türkiye’den ”azınlık, göçmen ve mülteci haklarının korunması konusunda daha fazla çaba göstermesi” istendi.

Hammerberg, 28 Haziran-3 Temmuz tarihleri arasında Türkiye’ye yaptığı ziyaretle ilgili iki raporu ve bu raporlara ilişkin Türk hükümetinin yanıtları bugün yayımladı.

”Ermeni, Rum ve Museviler dışındaki azınlıkların varlığının yetkililer tarafından resmi bir biçimde tanınmamasından endişe duyulduğu” ifade edilen raporda, ”bütün azınlık gruplarıyla diyalog tesis edilmesi” öneriliyor.

Raporda, “ziyaretin ardından hükümetin, dini azınlık liderleriyle ve Kürt temsilcilerle diyaloğu geliştirmek için yaptığı girişimlerin memnunlukla karşılandığı” ifade ediliyor.

Raporda, “Türk yetkililerin, çok kültürlü toplumun değerlerinin toplum tarafından daha iyi anlaşılabilmesi için yapacakları bilinçlendirme kampanyasının önemine” değiniliyor.

Gayrimüslim azınlık vakıflarının mülkiyet haklarının korunmasına yönelik yasal düzenleme çalışmalarından övgüyle bahsedilen raporda, bu konudaki eksikliklerin, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nden konuyla ilgili çıkan kararların da doğrultusunda çözülmesi tavsiye ediliyor.

KORUCULUK SİSTEMİ KALDIRILSIN
Güneydoğu’da köylerini terk edenlerin tekrar evlerine dönebilmesi ve zararlarının karşılanması için etkili tedbirler alınması istenen raporda, koruculuk sisteminin de kaldırılması öneriliyor.

Raporda, bölgedeki mayınların temizlenmesi için daha fazla çaba gösterilmesi isteniyor.

Türkiye’de yaşayan Romanlara (çingene) yönelik ayırımcılığın önüne geçilmesi istenen raporda, bu kişilerin sosyal ve medeni haklarının tanınması, ev sorunlarının çözülmesi ve kültürel miraslarına sahip çıkılması tavsiye ediliyor.

Raporda, Türkiye’nin Avrupa Ulusal Azınlıkların Korunması Sözleşmesine taraf olması çağrısı da yapılıyor.

Mülteci hakları ile ilgili ikinci raporda da bu konuda Türkiye’de hazırlanan yasal düzenlemelerden memnuniyet duyulduğu ifade ediliyor ve uluslararası camia ile Avrupa’dan, mülteci akımı ile ilgili olarak Türkiye’ye destek vermesi isteniyor.

Raporda, Türkiye’de göçmen ve mülteci tanımının uluslararası standartlarla aynı çizgiye getirilmesi tavsiye ediliyor, Türk yetkililerin Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (BMMYK) ile daha etkili işbirliği içine girmesi öneriliyor.

Gümrük yetkililerinin de bu konularda daha iyi eğitimden geçirilmesi tavsiye edilen raporda, göçmen ve mültecilere daha iyi sağlık hizmeti verilmesi gerektiği ifade ediliyor.

Türkiye’de azınlıkların ve sığınmacıların insan hakları konularında Strasbourg’da iki rapor birden açıklandı. Avrupa İnsan Hakları Komiseri Thomas Hammer-Berg’in, 3 büyük ildeki gözlemlerini kapsayan raporlarda andımızın dışında Türkiye’nin Rum, Ermeni ve Yahudiler dışındakileri azınlık saymaması da eleştirildi.

Ankara, bir Avrupa Konseyi organı olan Avrupa İnsan Hakları Komiserliği’nin azınlık haklarıyla ilgili raporunda, Lozan Antlaşması’nı dar bir çerçevede yorumlamak ve Rum, Ermeni ve Yahudiler dışındaki etnik ve dini grupları azınlık olarak tanımamakta direnmekle eleştiriliyor.

Raporda, Türkiye’de her bireyin kendini etnik olarak tanımlayabilme özgürlüğünün yaratılması, anadilde eğitim ve azınlık dillerinin üniversitelerde öğretiminin sağlanması, azınlık gruplarının ifade özgürlüğü ve mülkiyet haklarının önündeki engellerin kaldırılması ve dini azınlık kurum ve topluluklarının tüzel kişiliklerinin tanınması için önlemler alınması isteniyor.

Doğu ve Güneydoğu’da yerlerinden edilen şahısların durumuna da değinilen raporda, koruculuk sisteminin ve anti-personel mayınların kaldırılması isteniyor. Ankara’ya Ulusal İnsan Hakları Kurumu kurması çağrısında bulunulan raporda, okullarda söyletilen ve “Ne Mutlu Türk’üm Diyene” sözleriyle biten anda yönelik eleştiriler de var.

Türk hükümeti, rapora verdiği yanıtta, evrensel planda kabul görmüş bir azınlık tanımı olmadığını, Türkiye’de bireylerin etnik, dini, milli veya kültürel kimliklerini özgürce ifade edebildiklerini, ancak bireylere azınlık statüsü tanınmasının devletlerin takdirine bağlı olduğunu bildirdi.

“Ne Mutlu Türk’üm Diyene” sözleriyle biten andın spesifik bir etnik grubu yüceltici nitelikte olmadığını belirten Ankara, Doğu ve Güneydoğu’da yerlerinden edilmiş kişiler ve anti-personel mayın sorunlarının ise PKK teröründen kaynaklandığına vurgu yaptı.

Avrupa İnsan Hakları Komiserliği’nin sığınmacılarla ilgili raporunda ise Ankara’nın Birleşmiş Milletler’in mültecilerle ilgili sözleşmesine koyduğu coğrafi çekince ön plana çıkarıldı. Ankara’dan bu çekinceyi kaldırmasını isteyen Avrupa İnsan Hakları Komiserliği, mülteciler ve sığınmacılar konusunda uluslararası standartlara uyumlu düzenlemeler istiyor.

Ankara bu rapora gönderdiği yanıtta, mülteci politikası konusundaki coğrafi sınırlamayı, gerekli yasal ve altyapı çalışmalarının tamamlanması ve Avrupa Birliği’nin de “maliyete ortak olması” şartıyla kaldıracağı mesajı verdi.