Aslında başlarken demiştim; ‘Yazılanlardan ötürü rahatsız olanlar çıkacak!”
Nitekim birinci yazıda sevinenler, ikinci yazıda isimleri karıştırdılar. Ayriyeten telefonla ulaşanlar da oldu. Tabi sadece eleştirenler değil, olumlu tepki verenler de vardı. Tepkilerin olması gayet normal, olması gerekendir. Tepkisi olmayan yazı; etki yaratmamış, amacına ulaşmayandır.
Onun için eleştiren ve olumlu gören tüm okuyuculara candan teşekkürler. Şunu da hemencecik belirteyim; amacımız hiçbir zaman incitmek değildir, olamaz. Diğer yönüyle şu da bir gerçek; yanlışı düzeltmek; düzenlemeyi gerektirir, kırıp dökmeye de ihtiyaç duyulabilinir. Çoğu canlıların üremesi; sancılı ve ağrılıdır. Vücuda batan kıymığın acısı burguludur, çıkartılması da o kadar ağrılı ve zordur. Diyorum ki; amaca varmak için; sabır ve metanet gerekli, bunu göstererek batan kıymığı çıkarmaya çalışacağız. Nerede okuduğumu hatırlayamıyorum ama şöyle bir tespit vardı; “İnsanlar; uydurarak inandıkları şeylere çokça bağlanır, kolay da kopmazlar.”
Tarihte biliyoruz; ‘totem’ insanlar tarafından uydurularak oluşturulmuş, ‘put’ kendileri tarafından yapılmıştır. Sonrasında ise; bu sembollere laf dokundurmayarak uğrunda büyük savaşlar verilerek birbirlerini amansızca kırıma uğratmışlar.
Günümüzde totem, put ve benzeri tapınma sembolleri biçim değiştirerek varlıklarını korumaktadır, diye düşünüyorum. Örneğin; futbol takımları, siyası partiler, inanç sembolleri, temsili semboller, millet, vatan, bayrak ve ideolojiler… Birer toteme dönüştürülerek dokunulmaz konumdadırlar.
Karerliler; yarım asrı geçkin bir süredir, kendilerine empoze edilen, ezbere dayanarak yaşamlarını idame ediyorlar. Evet, yarım asrı geçkindir diyorum, çünkü evveliyatı yoktur.
19.yy başında Osmanlıda türeyen İttihat ve Terakki ideolojisi; Osmanlı Topraklarında, Osmanlı Tebaasından ulus devlet oluşturulmaya çalıştı. Bu ulus projesi; ‘Türkçülüktü’. Uygulama yöntemi; otoriter, uygulayan ise; militarizmdi. Yapaydı, temeli yoktu. Zorakiydi. Şiddete, komplolara, yalana, inkâra, asimilasyona dayalıydı. Gerçekler; tersyüz edilerek yürütülmeye çalışılıyor, farklı kesimler; birbirine kıldırtılıyordu. Osmanlı’nın can çekişme evresinde; bu toprakların yerleşik, güzel, çalışkan ve uygar halkı olan Ermeni Halkı; dünyanın gözü önünde, egemenlerle ortaklaşarak katliama uğratıldı, yok edildi. (1915)
Cumhuriyetin kurulmasıyla proje; daha da planlı ve acımazsızca devreye konuldu. Şeyh Sayıt Hareketi; kanlı ve acımasızca bastırıldı.(1925) Koçgiri İsyanı,(1921) Geliye Zilan İsyanı,(1930) Dersim İsyanı, (1938) aynı yöntemlerle, Ulus devlet oluşturma amacıyla kanlı ve mezalim bir tarzda bastırıldı.
Tek din, tek millet, tek vatan, tek dil, tek bayrak, tek parti, milli şef vardı. Yani her şey ‘tek’ ti…
Bunun için de Kızılbaş Alevilerin; tekke ve Zaviyeleri kapatıldı, ibadetleri yasaklandı. Kızılbaş- Aleviler üzerinde asimilasyon çalışması hızlandırılarak, Alevileri; diğer kesimlerden ayırma, kimliklerinden koparma çalışması yürütülerek onlara; ‘Türk’ oldukları ezberletildi.
Uygulama; Milli Şef’in komutasında ve tek parti iktidarı boyunca1950’li yıllarına kadar sürdü.
Zavallı Xormekanlar, bu hengâmenin içinde ücra köşelerde; Karer’de, Varto’da, Dersim’in belirli bölgelerinde; kapalı ekonomiye dayalı, feodal toplum yapısıyla, hatta feodalitenin de icaplarını tam görme imkânına sahip olmadan yaşamlarını idame etmeye çalışıyorlardı. Olup bitenlerin çoğundan bihaberdiler veya hadiseleri çok geç öğreniyor, zamanında tepki gösterme, değerlendirme yapabilme olanaklarına da sahip değildiler. Kendilerini; hadiselerin içinde buluyor, örgütlülükleri aşiret yapısında olup çözüm güçleri de maalesef yoktu. Zaman zaman katliamların da kurbanı oluyorlardı. Nitekim Dersim Katliamı’nda Cıwarik’te; toplu katliama uğradılar.
İroni ve düşündürücüdür, zaman zaman Xormekanların bizzat kendileri de bilerek veya bilmeyerek yapılan katliamlara; şu veya bu şekilde bulaşıyor ve katliamların aracı konumu da maalesef düşüyorlardı.
Bu girişle birlikte Xormekanların 20.yy’ın ilk yarısındaki sosyal yapısını değerlendirme kapısını da aralamış bulunmaktayız. 20.yy ilk yarısından başlayarak artı ve eksileri ayrıştırıp bize yansıyan etkileri anlamaya çalışacağız. Çünkü geçmiş; yakın olandır, tanıdıktır, bilinendir, yaşanandır, onu aydınlatmak mümkün… Gelecek ise; tersidir uzak olandır. Geleceğe doğru ve özlenen biçimde ulaşmak için de geçmişten çıkmak, onunla yüzleşmek gerekir.
Xormekanların; ‘Türklük’ saplantısı küçük bir hatadan kaynaklıdır, büyütülmüştür. Lenin’in bir sözünü akla getiriyor. “Küçük hatayı büyütmek istiyorsanız, o hatayı savununuz.” Diyor.
Maalesef yapılan yanlış ve hata da xormekanlılar tarafından savunularak gelinmiş. Bunu düzeltmeye çalışacağız. Tabiî ki aklımızın, dilimizin ve kalemimizin gücü oranında gerçeğe yaklaşacağız.
‘Yok saymak’ hak ihlalidir. ‘Yok sayan’ a tabi olmak ise; onur ve şerefinden yoksunluktur. Bunu kabullenmek mümkün değildir, kabul etmeyeceğiz. Gelecek yazıda buluşmak umuduyla.
Hasan Hoca