Kareronline.com

Yerelden Evrensele bir bakış…

Çocukken onun fikirlerinden korkuyordum…

Biraz büyüdüğümde her genç gibi bana “öcü” diye takdim edilen şeyi merak ettim…

Arkadaşlarım anlattıkça, ben kitaplar okudukça, hayatın eşitsizliklerini ve zulümlerini genç yüreğimde hisssetikçe “öcü”yü sevmeye başladım…

Komünizm kelimesi irite etse de Marksizm kelimesi çok sempatik geliyordu bana…

Beyaz saçlı, beyaz sakallı şişmanımsı ve heybetli bir adamdı Karl Marks denilen adam…

Her şeyi çözmüş, her şeyin üstüne çıkmış, sanki tanrı katıyla insanlar arasında kalan yükseklerde bir yerde oturmuş ve hayatı teorize etmiş gibi görünürdü bana hep…
Milyarlarca insanı etkiledi dünyada…

Rejimleri, savaşları, sınıfları, düzenleri…

16 yaşından itibaren hayatımda hep bir etkisi oldu o beyaz saçlı, beyaz gür sakallı, şişmanımsı, karizmatik adamın…

Hiç bilmezdim ki karizmasına karizma katan o “beyaz saçları” parasızlıktan 7 çocuğundan 4’ünü kaybeden Karl Marks ismindeki babanın, 8 yaşındaki oğlu Edgar’ı 6 Nisan 1855’te kaybettiği gece siyahtan beyaza geçmiştir…

Oğlunda yaşadığı büyük dram, dünya sosyalizminin teorisyeni ve isim babasını, bir gecede yaşlandırmıştır…

***

Çocukları ona “Arap” derlerdi…

Esmer teninden ve simsiyah saçlarından dolayı…

Babası Yahudi‘ydi, ancak Hrıstiyanlığa geçmişti…

Paradan nefret etti, hayatı boyunca paraya ve paranın satınaldıklarına karşı savaş açtı…

“Çirkinim ben, ama en güzel kadını satın alabilirim…
Demek ki çirkin değilim, çünkü çirkinliğin etkisi ve iticiliği, para karşısında yok oluyor bu dünyada…
Yani para sayesinde, insan yüreğinin isteyebileceği her şeyi yapabiliyorum…

Oysa insanı insan olarak kabul ederseniz, sevgiyi yalnız sevgiyle, güveni yalnız güvenle değiştirebilirsiniz…”

***

Babası danışma meclisi üyesi olan, aristokrat bir aileden gelen Jenny’e aşıktı…

7 yıl boyunca onunla “gizli” olarak nişanlı kaldı…
Çünkü Jenny’nin ailesi parasız yahudilikten dönme bir ailenin çocuğuyla evlenmesini istemiyordu…

“Kalbim zincirlenmişken derinden

Gönlüm açıldı aydınlığa,

Ne umduysam karanlıklar içinden

Sende buldum sonunda…”

Böyle yazıyordu Jenny’e Karl Marks o bir türlü kavuşamadıkları günlerde…

***

Karl Marks’ın defterler dolusu yazdığı şiirleri okuyan Jenny ağlıyordu…

Biraz da kıskanarak:

“Karl… Bugün sahip olduğum o çılgın aşkı koruyabilecek miyim?.. Senin aşkının güzelliğinden, sarsıntısından ve kucaklayışından yakınıyorum… Çünkü öyle güzel itiraf ediyorsun ki aşkını…

O coşku dolu anlatımınla bir başka kızın hayallerini süsleyebileceğini, mutlulukla doldurabileceğini düşünmemek elde değil…”

Jenny, kendisinden dört yaş küçük olan Marks için her şeyi yapmaya hazırdı…

Ve bütün hayatı boyu, onun için her şeyi yaptı…
Aristokrat ailesinin olanaklarından vazgeçti, parasız, aç ve bir ülkeden bir ülkeye sürgün biçiminde geçen hayatı kabul etti, 7 çocuğunun 4’ünü gözleri önünde ekonomik olanaksızlıklar yüzünden kaybetti bir kez olsun “gık” demedi…

***

19 Haziran 1843’te evlendiler…

Marks, Köln’de çalıştığı Rheiniche Zeitung gazetesinin iktidara muhalif tutumları nedeniyle kapatılmasıyla işsiz kalmıştı…

Paris’e gittiler…

Marks burada Duetsch Fransosche Jahrbüher isimli derginin yayıncılığına girişti…

Almanya’da hakkında tutuklama kararı çıkmıştı…
Böylece Paris’teki resmen bir sürgün olmuştu…
Çok geçmeden iki yıl içinde Paris’ten Brüksel’e sürgün edildi Marks…

Hayatlarında 1844’te doğan Caroline vardı…

İkinci kızı Laura ve Marks‘ın çok sevdiği oğlu Edgar arka arkaya o Brüksel günlerinde doğdu…

Ev dünya sosyalist hareketinin, merkezi gibiydi ve elbette Belçika hükümeti Marks’a ülkeden gitmesi için kapıyı gösterecekti…

Jenny şöyle anlatır Belçika’dan kovuldukları o gece yaşadıklarını:

***

“Gece yarısı iki adam kapıya dayandı… Karl’ı görmek istediler… O görünür görünmez kendilerini polis olarak tanıtıp, tutuklama kararını gösterdiler… Arama yaptılar ve onu geceleyin götürdüler… Çok kaygılandım ve onları izledim…

Ne olup bittiğini öğrenmek için gece tanıdığım tüm etkili kişileri aradım… Gecenin karanlığında bir evden ötekine koşuyordum…

Birden bir muhafız gelip beni yakaladı ve bir zindana attı…

Zifiri karanlık bir odada geceyi geçirdikten sonra, sabah aşağıdaki odalarda Karl’ın askeri bir kıta eşliğinde götürüldüğünü gördüm… Beni sorguladılar, bir şey söylemedim… Akşam serbest bıraktıklarında beni bekleyen üç zavallı çocuğuma ulaşabilmiştim…

Biraz sonra haber geldi…

Hemen Brüksel’i terketmek koşuluyla Karl’ı serbest bırakıyorlardı…”

***

Brüksel’den Paris’e, Paris’ten yine sürgün edilerek Londra’ya…

Bu kentler size bugün çok güzel görünebilir…

“Ne güzel sürgünmüş bunlar… Keşke biz de böyle sürgüne uğrasak…” diyebilirsiniz…

Marks’ın hayatı ise, bütün bu sürgünler boyunca beş parasızdı…

Sık sık elbiselerini rehin bıraktığı için evden dışarıya bile çıkamaz haldeydi Marks o günlerde…

Haftalar boyu çocuklar patates ve ekmekle doymak zorundaydılar…

Jenny şöyle diyordu o günlerde yazdığı mektupta:
“Paramız olmadığı için iki icra memuru geldi ve elimde kalan birkaç şeyi yatakları, ipek örtüleri, elbiseleri, hatta çocukların en güzel oyuncaklarını, onlar gözyaşı dökerken alıp götürdüler…

Para ödenmezse iki saat içinde ne var ne yok gelip alacaklarını söyleyerek tehdit ettiler…

Ben orada çıplak döşemenin üzerinde titreyip duran çocuklarım ve ağrıyan göğsümle kalakaldım…”

***

Sonra da çocuklar da kalamadılar…

Heinrich Guido 19 Kasım 1850’de bir yaşındayken zatürreden öldü…

14 Nisan 1852’de bu kez Fransizka 1 yaşında annesinin kucağında ölüverdi…

Paraları yoktu kefen parasını ve cenaze masraflarını ödemeye Karl Marks ve Jenny’nin…

Bir göçmen dostları onlar adına ödedi…

Birer yaşında giden çocuklar, aileyi derin bir acıya sokmuştu…

Ama 8 yaşına gelen Edgar’ın evin içinde gözlerinin önünde ölümü bir yıkım oldu onlar için…

Erkek çocuğu çok seviyordu, “Büyük devrimler görecek onlar” diyordu Karl Marks…

Çocuğun mide rahatsızlığına ve günbe gün zayıflamasına, parasızlıktan çare bulamamış, gözünün önünde ölmesine hiçbir şey yapamamıştı Karl Marks…

Edgar günbe gün eriyor, kendisine yaklaşan annesine, ip gibi kalan ellerini ve parmaklarını göstermemek için ablasına şöyle diyordu:

“Annem yatağıma geldiğinde üstümü ört abla… Görmesin ne kadar zayıf olduğumu annem…”

Karl Marks’a çok özel bir şevkatle bağlıydı Edgar…
Jenny “O benim sevgili Karl’ımın bütün neşesi, bütün gururu, bütün umududur…” diyordu…

Edgar babasının kucağında 6 Nisan 1855’de öldü…

O gece Karl Marks’ın siyah olan saçları bir gecede bembeyaz oldu…

***

Wilhelm Liebknetch o günü şöyle anlatır:

“Ölü çocuğun üzerine eğilmiş sessizce ağlayan anne… Onun yanında ayakta durmuş hüngür hüngür ağlayan bakıcı… Her türlü teselliyi sert hatta ürkütücü bir telaş içinde savuşturmaya çalışan Karl Marks… Cenazeyi gömerek, bir ara Marks’ın kendisini oğlunun yanına atacağından korktum… Öylesine bir ruh hali içindeydi…”

Kızı Eleanor “Şimdiye kadar yaşamış en neşeli, en canlı insan… Yürekten kahkahası herkesi saran şakıcı haliyle şaka yapmadan duramayan babam…” diye tanımlardı Karl Marks’ı…

Diğer çocukları sakalı ve esmerliğinden dolayı “Arap” derlerdi ona…

2 Aralık 1881’de Jenny’i kaybetti Marks…

Sonra yaşadıkları hayatın girdaplarında 38 yaşında derin bir bunalıma giren kızını kaybetti…

Bu arka arkaya kaybettiği 5. çocuğuydu Marks’ın…

Karısı ve kaybettiği 5 çocuğu…

Sürgünlerle ve mücadelelerle dolu bir hayatın karşılığıydı bunlar…

Kalbi karısının ve kızının ölümüne dayanamadı ve birkaç ay sonra 14 Mart 1883’te hayata veda etti Karl Marks…

***

Das Kapital ya da Türkçesiyle “Kapital” para üzerine yazılmış dünya ekonomi klasiklerinin en önemli eserlerinden biridir.

Hayattaki en büyük dostu Engels’e şöyle yazar:

“Bu kadar parasızken, şimdiye kadar para üzerine böyle çok yazı yazılmamıştır… Das Kapital’den gelen para, kitabı yazarken içtiğim tütünün parasını karşılamadı…”

Reha Muhtar

3.2 milyon dolarlık otoportre

Posted by on Şub-11-2010


Sigmund Freud’un torunu İngiliz ressam Lucian Freud’un otoportresi açık artırmada 3,2 milyon Euro’ya (4,4 milyon dolar) satıldı.

Londra’daki Sotheby’s müzayede salonunda, dün düzenlenen açık artırmada satılan yağlı boya tabloyu Lucien Freud’un 1978′de yaptığı belirtildi.

Sotheby’s, tabloyu, 87 yaşındaki sanatçının bugüne kadar satışa çıkarılan en önemli portresi olarak tanımladı.

Ave Maria for X-mas

Posted by on Kas-11-2009

Bingöl Video Reklam Alanı

İletişim için bingolvideo@gmail.com mail adresini kullanabilirsiniz

Türkiye Ekim ayı içinde bir dizi adım attı. Suriye ile sınır engelleri kaldırıldı, Irak’la bir dizi anlaşma imzalandı. Ayrıca Türkiye nükleer dosyasıyla ilgili olarak açıkça İran’ı savundu.

Bütün bu gelişmeler Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Gazze savaşı sırasında İsrail’i eleştirmesi ve Türkiye-NATO askeri tatbikatlarından uzaklaştırması sonrasında yaşandı. Bu gelişmeler AKP hükümetinin İslami doğudaki nüfuzunu güçlendirmek için harekete geçmesiyle tutarlılık gösteriyor. AKP hükümeti bu amacı gerçekleştirirken, bölgedeki bütün güç şekilleri üzerinde de izler bırakıyor.

Öncelikle 20. yüzyılın çoğunluğu boyunca İsrail, Türkiye ve İran, Batının müttefiki olarak ortak bir çatı altındaydı. Fakat İran 1979’da konumunu değiştirdi. Türkiye’nin de yavaşça olsa da tutumunu değiştirdiği görüldü. Sadece birkaç yıl önce Ankara, Suriye’yi düşman ve Saddam Hüseyin Irak’ını tehlikeli komşu olarak görürken, Kürtler açık isyan hali içindeydi. Fakat Suriye bugün dost ve müttefik, Irak ise ihtiyaç duyulan bir komşuya dönüştü. Türkiye-Kürt ilişkileri ise cepheleşmeden işbirliğine geçti.
KİMSESİZ ÇOCUKTAN BABALIĞA GEÇİŞ SANCISI
Ne var ki Türk politikasındaki değişim güvenlikle sınırlanamaz, siyasi ve ideolojik içeriği de var. Osmanlı’yı ve İslami geçmişi reddeden önceki dönemlerin ve Kemal Atatürk’ün radikal yandaşlarının aksine AKP, gücünün bir kısmını Türkiye’nin İslami kimliğinden alıyor ve ülkesinin güney ve doğudaki komşularıyla birlikte ortak Osmanlı geçmişine özlemle bakıyor. Ankara AB üyeliği çabalarını bırakmamasına rağmen, Avrupa ailesi içindeki ‘kimsesiz çocuk’ konumundan İslam ailesi içindeki muhtemel baba olmaya geçişin sancısını veriyor.

TÜRKİYE LİDERLİK EHLİYETİNE SAHİP
Gerçekten de Türkiye, Arap ve İslam dünyasında liderlik rolüne yükselme ehliyetine sahip. Nasır’ın gölgesindeki Mısır bu liderlik kriterlerini belirlemişti, ancak sonraları bu rol de kriterleri de soldu. Ayrıca İran bir ilerleme kaydetti, ancak çoğunluğu Sünni olan Arap ve İslam dünyasında İran’ın mezhep kimliği bu ilerlemeye nokta koydu. Ayrıca teokratik yönetim modeli de cazip değildi, ki bu yönetim İran içinde dahi yükselen bir muhalefetle karşılanıyor.

Buna karşın Türkiye, Ortadoğu’da modernliğe entegre olmuş tek ülkedir. Türkiye demokratik, etkin ve üretken bir ekonomik ve siyasi sisteme sahip. Ayrıca Türkiye din ile laiklik, inanç ile bilgi, bireysel kimlik ile cemaat kimliği, milliyetçilik ile hukuk yönetimi arasında etkili dengeler ortaya koydu. Fas’tan Pakistan’a bölge ülkelerinden hiçbiri böyle bir başarıyı elde edemedi.

TÜRKİYE BİR GELECEK SUNABİLİR
İran, Mısır ve diğer Arap ülkeleri bir gelecek sunmuyorlar. Fakat Türkiye bir gelecek sunabilir. Zira Türkiye bölgede derin tarihi köklere sahip, büyük ve Sünni bir ülke olma vasfıyla Ortadoğu’da Türk yüzyılını oluşturmaya ehil.

TÜRKİYE’NİN HEM PAZARA, HEM ENERJİYE İHTİYACI VAR
Ekonomi Türkiye’nin doğuya açılımının bir başka temel etkeni. Toplam gayri safi milli hasılatı 700 milyar dolar civarında olan ve büyüyen ekonomiye sahip bu ülkenin can alıcı ihtiyaçları var. Zira büyüyen ihracatına yakın pazarlar bulmak zorunda. Keza büyümesi için enerjiye de ihtiyaç duyuyor. Avrupa deneyimiyle, ulusal çıkarların istikrar ve büyük bölgesel pazarlarla irtibatlı olduğunun bilincinde. Geçen 10 yıl zarfında dış politikası bütün yönlerde istikrar ve işbirliği gerçekleştirmeye çalıştı. Avrupa’ya üyelik ve entegrasyon görüşmelerini sürdürdü, NATO paktındaki üyeliğini ve ABD ile koalisyonunu sürdürürken, Rusya ile seçkin ilişkiler kurdu, Balkanlar, Kafkaslar ve Karadeniz bölgelerinde istikrarı sağlamaya çalıştı. Buna ilaveten Türkiye İran ve Suriye’yi ılımlılığa teşvik etti, tam çöküşe yaklaştığı noktada Irak’a destek oldu, Suriye ile İsrail arasında arabuluculuk yaptı. Ayrıca bilindiği üzere Türkiye’nin İran ve Irak’ta büyük enerji çıkarları var. İran, Irak ve Suriye ile sağlam ilişkiler kanalıyla Türkiye, oldukça önemli Körfez bölgesine bir geçiş koridoru kazanıyor.

Bölgedeki Türk yıldızı yükselirken, Amerikan gücü düşüş gösteriyor ve Arap-İsrail çekişmesinin çözümü amaçlı girişimler azalıyor. Bu da gerginliklerin dolan bir güç boşluğu oluşturuyor. Özellikle Obama yönetiminin Batı Şeria ve Golan’daki İsrail işgaline karşı koyma noktasındaki güçsüzlüğü veya hazırsızlığı, ABD’yi daha az önemli kıldı . Ve bu durum daha güçlü bölgesel koalisyonların belirmesini teşvik etti.

İSRAİL İLK KEZ BÖLGESEL KOALİSYONLARDAN YOKSUN
İsrail açısından Türk dönüşümü, kuruluşundan bu yana ilk defa bölgesel koalisyonlardan yoksun kalmak anlamına geliyor. Ayrıca barış girişiminin ölüm döşeğinde olması da, İsrail’de barış anlaşmaları imzalayan ülkeleri, yani Mısır ve Ürdün’ü de, oldukça zor şartların pençesine koyuyor. Barış giriminin geleceğin dalgası/eğilimi olduğunu düşünerek bir maceraya atılan bu iki ülke, İsrail’in barış dosyasını kapatması, işgali ve yerleşim birimlerini sürdürmesi ile tarih önünde hatalarını göreceklerdir. Türk tutumundaki değişimle birlikte, bu iki ülkenin hali hazırdaki tutumlarında uzun süre direnmeleri zor olacaktır.

Türk dönüşümü doğal olarak olumlu bir gelişme. Zira Türkiye gibi demokratik, pragmatist ve başarılı bir devletin Arap ve İslam dünyasında daha büyük rol oynaması iyi olur. Fakat Arap-İsrail barışında bir ilerleme sağlanamadığı takdirde, bu dönüşüme çatışmaların yeni bir turu eşlik edebilir. Mescidi Aksa’daki son gelişmeler, bölgenin dört bir yanında çıkması mümkün tehlikeli dini gerginliklerin boyutunu bir daha göstermiştir.

* Londra’da Arapça yayımlanan El Hayat gazetesi, Lübnanlı yazar, Carnegie Ortadoğu Merkezi Direktörü Beyrut, 29 Ekim 2009, Arapçadan çeviri: HALİL ÇELİK

İnternet üzerinden sütyen siparişi veren Emily McNulty, siparişinin kutusunun içinde el yazısıyla yazılmış bir not olduğunu gördü.

Notta, “Hey güzellik, güzel sutyen! Eğer bana özel bir şov yapmak istersen beni şu numaradan ara, 07841 ******, Matheww J.” Notun sonuna ayrıca öpücük anlamına gelen ‘xx’ de kondurulmuştu.

McNulty, notu görünce şok geçirmiş: “”Kutuyu açtım ve sutyenin etrafına sarılmış bir not gördüm. Şaka olduğunu, bir arkadaşın koyduğunu düşündüm. Ama daha sonra kutunun paketli olduğunu ve ben açmadan önce açılmamış olduğunu fark ettim.” Genç kadın numarayı arayınca Matthew Jones adında bir adam telefona çıkmış. McNulty nottan bahsedince ise adam kapatmış ve bir daha da telefona cevap vermemiş.

Londra’nın güneyinde yaşayan Emily bunun üzerine büyük beden iç çamaşırı üreticisi firma Bravissimo ile temasa geçerek şikayette bulunmuş. Firma ise genç kadına hediye çeki teklif etmiş.

Firma sözcüsü “Mathew Jones adlı bir çalışanımız bulunmuyor” açıklamasını yaptı.