Kareronline.com

Yerelden Evrensele bir bakış…

Lezbiyen-Gey-Biseksüel-Transseksüel-Travesti Dayanışma Derneği (Lambdaİstanbul), 12 Eylül’de referanduma sunulacak olan anayasa değişiklik paketi konusunda, “Dil, din, cinsiyet, etnik köken, cinsel yönelim farklıkları için herhangi bir çaba içerisinde olmayan hiçbir politik hatta destek vermeyeceği”ni duyurdu.

Lamdaİstanbul tarafından yapılan yazılı açıklamada, eşcinsellerin haklarının görmezden gelindiği anayasa referandumu konusunda hiçbir siyasi hatta destek vermediğini açıkladı. Anayasa değişikliğine ilişkin tartışmaların yargı düzenlemeleri üzerinden yürütüldüğünü belirten dernek açıklamasında 1980 Anayasa’nın emekçi karşıtlığı ve tek tipçilik üzerine inşa edildiğine vurgu yapılarak, “Sermaye, milliyetçilik, erkeklik üzerine kurulu olan, askerin vesayetini meşrulaştıran bu anayasanın seksist ve heteroseksist olduğu hepimiz malumudur” denildi. AKP’nin anayasa taslağını oluştururken halkın taleplerini göz önünde bulundurmadığını ifade eden Lambdaİstanbul, “Referanduma götürülen anayasa paketi ile devletin asker üzerindeki etkisine bir takım kısıtlı değişiklikler getirse de, iktidarın, YÖK, HSYK, RTÜK gibi darbe ürünü olan kurumları meşrulaştırarak, kendine göre ayar verme yoluna gittiği” belirtildi.

Açıklamada, “Darbenin tüm ürünlerinin eleştirisini vermeden, AKP karşıtlığı üzerinden askeri vesayeti ve onun ürünlerindeki mevzilerini koruma telaşında olan, sermaye ile hiçbir derdi olmayan, emekçi ve üretenleri lugatında barındırmayan, insan hakları, farklılıklar için herhangi bir söylem üretmeyen muhalefetlerin söylemleri sivil ve kapsayıcı bir anayasa için oldukça eksiktir” denildi. Paket için ‘evet’ ve ‘hayır’ diyenlerin söylemleri içerisinde LGBTT bireylerin uğradığı ayrımcılığa dair herhangi bir söylem, anayasaya “cinsel yönelim” ve “cinsiyet kimliği”, ibaresinin eklenmesi gibi bir çaba görülmediğini belirten Lamdaİstanbul, açıklamasında, “Bizler bu ülkenin misafirleri değil, vatandaşlarıyız. Bizler, mevcut anayasa ve oylamaya götürülen anayasanın LGBTT bireyler açısından herhangi bir değişlik arz etmemektedir. Her iki anayasa da heteroseksit, eril yasa ve uygulamaları meşrulaştırarak devam ettirmektedir. Bizler, dil, din, cinsiyet, etnik köken, cinsel yönelim farklıkları için herhangi bir çaba içerisinde olmayan hiçbir politik hatta destek vermediğimizi sizlerle paylaşıyoruz” diye belirtildi. Açıklamada eşcinsellerin, “Dil, din, cinsiyet, etnik köken, cinsel yönelim farklıkları için herhangi bir çaba içerisinde olmayan hiçbir politik hatta destek vermeyeceği” duyuruldu.

ANF NEWS AGENCY

Militarist milliyetçilik ile siyasal İslam arasındaki erk kavgası damgasını vuracak önümüzdeki referanduma. Aslında demokratik bir anayasa için önemli bir şans doğmuştu. Aynı 2007 yılında olduğu gibi, bu kez de bu şans kaçırılıyor. Bay Erdoğan itiraf etmeli ki, bu işi eline yüzüne bulaştırdı. Daha Meclis oylamasında, asıl önemsediği, siyasal partilerin kapatılmasına ilişkin maddeyi Meclis’ten geçiremedi. Daha sonra defanstaki militarist milliyetçiliğin tuzağına düşerek, referandumu kendine destek oylamasına çevirdi. Aslında Kürtler en baştan, kendisine önemli şanslar tanıdı. Ama onun Kürtlerden istediği ise, kendisine biat edilmesinden başka bir şey olmadı ne yazık ki. Kürtler cephesinde en küçük güven yaratıcı adım atmaktan kaçındı. Kendisine açık çek verildiği halde. Sonunda da Kürtler, ben bu oyunda yokum diyerek, kenara çekilip, iki kesimin gerçek gücünün ortaya çıkması için bir şans yarattı.

Erdoğan hükümeti bütün iktidarlar gibi, 10. yılına doğru yıpranma aşamasında. Seçmenler bir süre sonra yeni yüzler görmek ister, hep aynı suratları görmekten bıkar. Zaten CHP içindeki sivil darbe de bunun için yapıldı. HAYIR cephesinin başına çeken CHP de buna, yani iktidar bıkkınlığına oynuyor. Öte yandan geleneksel olarak siyasal İslam’ın güçlenmesinden korkan kesim ve cemaatler de hayır eğilimi gösteriyor. Militarizmin zayıflaması elbette iyi… Ama buna karşılık bir polis devletinin yükselmesini de kimse istemiyor.

Böylece referandumda yapılan kısmi iyileştirmelerin içeriğini tartışmaktan, bunları değerlendirmekten çok, var olan iktidara bir ömür biçilecek.

Uluslararası planda ise, ABD’nin Irak’tan çekildiği ve olası İran savaşının taşlarının döşendiği şu günlerde, bazı güçlerin de yeni bir iktidar üstüne hesap yapmaları doğal.

Referandumda Kürtlerin tavrını, kendi aydınları ile tartışmak gerek diyerek, ‘KCK Dosyası’ kitabı nedeniyle birlikte yargılandığımız genç yazar N. Mehmet Güler’in fikrini sordum, KÜRTLER NEDEN ‘BOYKOT’ diyor? sorusunu yönelterek. O da bana şu yanıtı verdi:

‘Bu sorunun yanıtı o kadar açık ki, izahına girişmek bile rahatsız edici. Sistem, temelde Kürtlerin yok sayılması ve yok edilmeye çalışılması üzerine bina edilmiş. İnkar politikası esnetilerek, Kürtlerin otuz yıllık direnişi sonucu çuvala sığmaz hale gelen mızrak, zorla çuvala yerleştirilmeye çalışılarak sürdürülüyor.’

Başbakan’ın, hep de bağırarak tekrarlamaktan hoşlandığı, ‘tek millet, tek bayrak, tek dil…’ nakaratı, inkarın, imhanın en yalın ifadesi olmuyor mu?.. Demek ki, tek millet dediğinde Başbakan, bir milleti yok sayıyor ve başka bir milletin içinde eritmek ya da ona zorla tabi kılmak istiyor. Tek bayrak söylemi hakeza aynı sonuca çıkıyor. Kürtlerin tarihte kullandıkları, kendi bayrakları var ve eğer bir toplumun sembolü olarak kabul ediliyorsa, ne hakla yok sayıyorsunuz. Daha da ileri giderek, ‘çaput parçası, terör renkleri’ diyerek hakaret ediyorsunuz?

Kadim bir dil, ‘Mem ž Zin’ gibi dört asırlık destan dili, Kürtlerin anadili yok edilmeden, ‘tek dil’ sloganınız nasıl gerçeğe dönüşecek? Bunu çok açık itiraf edenler de var; AKP içindeki uç milliyetçilerden, her dönemin Bakanı C. Çiçek, Kürtlere Türkçe öğretemediğine, yani dillerini unutturamadığına hayıflanıyor. Soykırımın, sadece fiziki yok etme ile sınırlanamayacağı, daha tehlikeli olanın, kültürel asimilasyon, kırım olduğu bilinen bir doğrudur. O halde anlayış olarak AKP’nin cunta iktidarından, Çiller-Güreş özel harp hükümetinden ne farkı var?.. Örneğin, hiçbir sekiz yıllık kesitte, Kürt çocukları AKP iktidarında olduğu kadar vurulmadı, gözaltına alınmadı, hapsedilmedi… AKP hükümeti, bir projedir. Kürtlere karşı savaşımda tüm araç ve yöntemleri tüketen sisteme, yeni yollar, türlü özel yöntemler üreten bir hükümettir. Dolayısıyla Kürtler için Evren’den, CHP ya da MHP’den farkı yoktur…

Kürtler için anayasalar hep aynı kaldı, AKP’nin yapmaya çalıştığı sadece bir rötuş. 12 Eylül Anayasası dahil, tüm anayasalar onları yok saydı… Kürtlerden, AKP’nin, hukuk kılıcını daha etkin kontrol etme ve kullanma oyununa alet olmasını nasıl isteyebilirsiniz! …

Kürtler, en yalın ifadeyle, Türklerle her konuda eşit haklara sahip olmak istiyorlar. Yani kendi kaderlerini kendileri belirlemek istiyorlar. Sosyal, kültürel, politik her alanda kendilerini idare etmek istiyorlar. Yöneticilerini kendileri seçmek istiyor ve keyfi olarak temsiline iradesine müdahale edemeyeceğiniz güvenceler istiyorlar. Kültürel varlıklarını, öncelikle de dillerini, hiçbir engelleme ile karşılaşmadan eğitim, iletişim, bilim, siyaset alanında kullanmak, kurumsallaştırmak, geliştirmek istiyorlar. Aslında artık istemiyor da. ‘Böyle yapacağız’ diyorlar. Kürtler azınlık muamelesi görmek de istemiyorlar. Adına ‘demokratik özerklik’ dedikleri sistemde içinde, Kürtler de Türkiye’de yaşayan her halk kadar özerk olacaktır, daha fazla ya da az değil.

Kürtler, BOYKOT diyerek ‘kendi kaderini belirlemenin’ en önemli adımlarından biri atacak. Görmek için, çok da öngörüye ihtiyaç olmadığı açıktır.’

Ragıp Zarakolu /Günlük Gazetesi

Türkiye Ekim ayı içinde bir dizi adım attı. Suriye ile sınır engelleri kaldırıldı, Irak’la bir dizi anlaşma imzalandı. Ayrıca Türkiye nükleer dosyasıyla ilgili olarak açıkça İran’ı savundu.

Bütün bu gelişmeler Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Gazze savaşı sırasında İsrail’i eleştirmesi ve Türkiye-NATO askeri tatbikatlarından uzaklaştırması sonrasında yaşandı. Bu gelişmeler AKP hükümetinin İslami doğudaki nüfuzunu güçlendirmek için harekete geçmesiyle tutarlılık gösteriyor. AKP hükümeti bu amacı gerçekleştirirken, bölgedeki bütün güç şekilleri üzerinde de izler bırakıyor.

Öncelikle 20. yüzyılın çoğunluğu boyunca İsrail, Türkiye ve İran, Batının müttefiki olarak ortak bir çatı altındaydı. Fakat İran 1979’da konumunu değiştirdi. Türkiye’nin de yavaşça olsa da tutumunu değiştirdiği görüldü. Sadece birkaç yıl önce Ankara, Suriye’yi düşman ve Saddam Hüseyin Irak’ını tehlikeli komşu olarak görürken, Kürtler açık isyan hali içindeydi. Fakat Suriye bugün dost ve müttefik, Irak ise ihtiyaç duyulan bir komşuya dönüştü. Türkiye-Kürt ilişkileri ise cepheleşmeden işbirliğine geçti.
KİMSESİZ ÇOCUKTAN BABALIĞA GEÇİŞ SANCISI
Ne var ki Türk politikasındaki değişim güvenlikle sınırlanamaz, siyasi ve ideolojik içeriği de var. Osmanlı’yı ve İslami geçmişi reddeden önceki dönemlerin ve Kemal Atatürk’ün radikal yandaşlarının aksine AKP, gücünün bir kısmını Türkiye’nin İslami kimliğinden alıyor ve ülkesinin güney ve doğudaki komşularıyla birlikte ortak Osmanlı geçmişine özlemle bakıyor. Ankara AB üyeliği çabalarını bırakmamasına rağmen, Avrupa ailesi içindeki ‘kimsesiz çocuk’ konumundan İslam ailesi içindeki muhtemel baba olmaya geçişin sancısını veriyor.

TÜRKİYE LİDERLİK EHLİYETİNE SAHİP
Gerçekten de Türkiye, Arap ve İslam dünyasında liderlik rolüne yükselme ehliyetine sahip. Nasır’ın gölgesindeki Mısır bu liderlik kriterlerini belirlemişti, ancak sonraları bu rol de kriterleri de soldu. Ayrıca İran bir ilerleme kaydetti, ancak çoğunluğu Sünni olan Arap ve İslam dünyasında İran’ın mezhep kimliği bu ilerlemeye nokta koydu. Ayrıca teokratik yönetim modeli de cazip değildi, ki bu yönetim İran içinde dahi yükselen bir muhalefetle karşılanıyor.

Buna karşın Türkiye, Ortadoğu’da modernliğe entegre olmuş tek ülkedir. Türkiye demokratik, etkin ve üretken bir ekonomik ve siyasi sisteme sahip. Ayrıca Türkiye din ile laiklik, inanç ile bilgi, bireysel kimlik ile cemaat kimliği, milliyetçilik ile hukuk yönetimi arasında etkili dengeler ortaya koydu. Fas’tan Pakistan’a bölge ülkelerinden hiçbiri böyle bir başarıyı elde edemedi.

TÜRKİYE BİR GELECEK SUNABİLİR
İran, Mısır ve diğer Arap ülkeleri bir gelecek sunmuyorlar. Fakat Türkiye bir gelecek sunabilir. Zira Türkiye bölgede derin tarihi köklere sahip, büyük ve Sünni bir ülke olma vasfıyla Ortadoğu’da Türk yüzyılını oluşturmaya ehil.

TÜRKİYE’NİN HEM PAZARA, HEM ENERJİYE İHTİYACI VAR
Ekonomi Türkiye’nin doğuya açılımının bir başka temel etkeni. Toplam gayri safi milli hasılatı 700 milyar dolar civarında olan ve büyüyen ekonomiye sahip bu ülkenin can alıcı ihtiyaçları var. Zira büyüyen ihracatına yakın pazarlar bulmak zorunda. Keza büyümesi için enerjiye de ihtiyaç duyuyor. Avrupa deneyimiyle, ulusal çıkarların istikrar ve büyük bölgesel pazarlarla irtibatlı olduğunun bilincinde. Geçen 10 yıl zarfında dış politikası bütün yönlerde istikrar ve işbirliği gerçekleştirmeye çalıştı. Avrupa’ya üyelik ve entegrasyon görüşmelerini sürdürdü, NATO paktındaki üyeliğini ve ABD ile koalisyonunu sürdürürken, Rusya ile seçkin ilişkiler kurdu, Balkanlar, Kafkaslar ve Karadeniz bölgelerinde istikrarı sağlamaya çalıştı. Buna ilaveten Türkiye İran ve Suriye’yi ılımlılığa teşvik etti, tam çöküşe yaklaştığı noktada Irak’a destek oldu, Suriye ile İsrail arasında arabuluculuk yaptı. Ayrıca bilindiği üzere Türkiye’nin İran ve Irak’ta büyük enerji çıkarları var. İran, Irak ve Suriye ile sağlam ilişkiler kanalıyla Türkiye, oldukça önemli Körfez bölgesine bir geçiş koridoru kazanıyor.

Bölgedeki Türk yıldızı yükselirken, Amerikan gücü düşüş gösteriyor ve Arap-İsrail çekişmesinin çözümü amaçlı girişimler azalıyor. Bu da gerginliklerin dolan bir güç boşluğu oluşturuyor. Özellikle Obama yönetiminin Batı Şeria ve Golan’daki İsrail işgaline karşı koyma noktasındaki güçsüzlüğü veya hazırsızlığı, ABD’yi daha az önemli kıldı . Ve bu durum daha güçlü bölgesel koalisyonların belirmesini teşvik etti.

İSRAİL İLK KEZ BÖLGESEL KOALİSYONLARDAN YOKSUN
İsrail açısından Türk dönüşümü, kuruluşundan bu yana ilk defa bölgesel koalisyonlardan yoksun kalmak anlamına geliyor. Ayrıca barış girişiminin ölüm döşeğinde olması da, İsrail’de barış anlaşmaları imzalayan ülkeleri, yani Mısır ve Ürdün’ü de, oldukça zor şartların pençesine koyuyor. Barış giriminin geleceğin dalgası/eğilimi olduğunu düşünerek bir maceraya atılan bu iki ülke, İsrail’in barış dosyasını kapatması, işgali ve yerleşim birimlerini sürdürmesi ile tarih önünde hatalarını göreceklerdir. Türk tutumundaki değişimle birlikte, bu iki ülkenin hali hazırdaki tutumlarında uzun süre direnmeleri zor olacaktır.

Türk dönüşümü doğal olarak olumlu bir gelişme. Zira Türkiye gibi demokratik, pragmatist ve başarılı bir devletin Arap ve İslam dünyasında daha büyük rol oynaması iyi olur. Fakat Arap-İsrail barışında bir ilerleme sağlanamadığı takdirde, bu dönüşüme çatışmaların yeni bir turu eşlik edebilir. Mescidi Aksa’daki son gelişmeler, bölgenin dört bir yanında çıkması mümkün tehlikeli dini gerginliklerin boyutunu bir daha göstermiştir.

* Londra’da Arapça yayımlanan El Hayat gazetesi, Lübnanlı yazar, Carnegie Ortadoğu Merkezi Direktörü Beyrut, 29 Ekim 2009, Arapçadan çeviri: HALİL ÇELİK

Gezici Festival bu yılki yolculuğuna kendi evinde, Ankara’da, başlayacak. 4-10 Aralık tarihleri arasında Ankaralı sinemaseverlerle buluştuktan sonra 11 Aralık’ta Artvin’e doğru yola çıkacak.

Son üç yıldır Kars’ta gerçekleştirilen Festival’in uluslararası yarışması bu yıldan itibaren Artvin Belediyesi’nin katkılarıyla Artvin’de düzenlenecek. Altın, Gümüş ve Bronz Boğa Ödülleri’nin verileceği Uluslararası Film Yarışması 16 Aralık’ta sona erecek. Festivalin yerli ve yabancı konukları da bu yıldan itibaren Artvin Belediyesi’nin ev sahipliğinde Artvin’de ağırlanacak. Festival, Artvin’in ardından sınırları aşıp Makedonya’nın Üsküp kentine Türk filmleri ağırlıklı bir program götürecek. 18-20 Aralık tarihleri arasında, Üsküp Büyükelçiliği Tanıtma Müşavirliği’nin katkılarıyla gerçekleşecek yolculuğa, filmlerin yönetmen ve oyuncuları da eşlik edecek.

Dünyada birçok önemli festivalden ödüllerle dönmüş on filmin Türkiye galaları Artvin’de yapılacak. Artvin Belediyesi yarışmadaki en iyi filme 10.000 Euro değerindeki Altın Boğa Ödülü’nü, ikinci filme 5000 Euro değerindeki Gümüş Boğa Ödülü’nü verecek. SİYAD Jürisi de her yıl olduğu gibi bir ödül verecek.Festivalde Uluslararası Yarışma’nın yanı sıra Türkiye sinemasının son dönem filmlerinden bir seçki festival izleyicisiyle buluşacak. En yeni örnekleriyle Türkiye Sineması 2009 bölümünde gösterilecek filmlerin ekipleri de hem Ankara’da, hem de Artvin’de izleyiciyle buluşacak.

KARŞI FİLMLER…
Festivalin heyecanla hazırlanan bir diğer bölümü ise Karşı Bölümü. Gezici Festival, Dünyada ve Türkiye’de son dönemde yaşanan ekonomik, politik, sosyal ve kültürel gelişmeleri göz önüne alarak “Kapitalizm“, “Savaş”, “Burjuvazi” “Eğitim”, “Milliyetçilik”, “Militarizm” ve “Cinsiyetçilik”e KARŞI FİLMLER gösterecek. KARŞI bölümü çerçevesinde bir de panel düzenlenecek.

Kapitalizme KARŞI, farklı eylem biçimleriyle her defasında ne yapacakları merak konusu olan aktivist ve sinemacı ikili Mike Bonanno ile Andy Bichlbaum’dan ‘Evet Efendim/ The Yes Men’ (Chris Smith, Dan Olman, Sarah Price) ve ‘Yes Men Dünyayı Kurtarıyor/ The Yes Men Fix the World’ (Andy Bichlbaum, Mike Bonanno), Savaşa KARŞI, Jean-Pierre Melville’in unutulmaz klasiği ‘Denizin Sessizliği/ Le Silence de La Mer’ Burjuvaziye KARŞI denilince ilk akla gelen, sinema tarihinin hem en eleştirel hem de en eğlenceli filmlerinden ‘Burjuvazinin Gizli Çekiciliği/ Le Charme Discret de la Bourgeoisie’ (Luis Bunuel), Eğitime KARŞI, Jean Vigo’nun çarpıcı başyapıtı ‘Hal ve Gidiş Sıfır/ Zero de Conduite’ ve Daniele Huillet ile Jean-Marie Straub’un kült kısa filmi ‘En Rachachant’, Cinsiyetçiliğe KARŞI François Ozon’un en başarılı filmlerinden olan ilk uzun metrajı ‘Sitcom’, Sömürüye KARŞI Ken Loach’ın ‘Küller ve Ekmekler’, Milliyetçiliğe KARŞI Shane Meadows’tan, İngiliz sinemasının gerçekçi kanadının son dönemdeki en iyi örneklerinden biri olarak kabul edilen ‘Burası İngiltere/ This is England’.

30 YIL ÖNCE, 30 YIL SONRA ALMANYA
Festivalin bir diğer bölümü ise 30 Yıl Önce, 30 Yıl Sonra Almanya adını taşıyor. Almanya’da 1970’lerde ve 2000’lerdeki politik ve sosyal sorunları değerlendiren yönetmenlerin çektiği iki film, sanatçının ülkesine karşı sorumluluğunu da ortaya koyan yapımlar. Bu bölümün iki filmi de çok yönetmenli ve benzer kurgulu: ‘Almanya’da Sonbahar/ Deutschland im Herbst’ ve ‘Almanya 09/ Deutschland 09′.

Festivalin bu yılki keşfi Litvanya’dan bir yönetmen: Audrius Stonys. Vilnius’ta doğan ve eğitimini tamamlayan Stonys, New York, Kopenhag ve Tokyo’da çalışmalarını sürdürmüş. Yönetmen birbirinden yaratıcı kısa ve orta metraj belgeselleriyle festivalin konuğu olacak.

Gezici Festival’in klasikleşen Kısa İyidir bölümünde ise bu yıl yine dünyanın farklı ülkelerinden birbirinden yenilikçi kısa filmler gösterilecek. Her yıl bir ülke sinemasına özel yer ayrılan Kısa İyidir’in konuğu bu yıl Brezilya olacak. Kısaca Brezilya bölümünde bu ülkenin sinemasına dair ipuçları veren kısa filmler yer alacak.

Çocuk Filmleri bölümünün her yıl yüzlerce çocuk tarafından izlenmesi ve bu filmlerin gösterimlerinin sürekli dolu geçiyor olması Gezici Festival’in en önemli özelliklerinden biri. Gezici Festival bu yıl çocuklara özel hazırladığı programda Polonya ve Almanya’dan filmlere yer verecek.

Sinema Konuşalım buluşmaları Gezici Festival’de bu yıl dördüncü kez düzenlenecek. Geçtiğimiz üç yıl boyunca “bir haftalık okul” olarak anılan genç sinemacılar buluşması bu yıl Ankara ve Artvin’de gerçekleşecek. 2006’dan bu yana kendi alanlarında profesyonel isimler tarafından verilen sinema derslerinin bu yıl da iki kentte atölye çalışmaları ve söyleşiler olarak yapılması planlandı.

Bu yıl Gezici Festival ve Bilkent Üniversitesi işbirliği ile üçüncü kez Belgeseyir uluslararası belgesel film yapım atölyesi düzenlenecek. Türkiye ve Gürcistan’dan sinema öğrencilerinin katılacağı atölye çerçevesinde festivalin uluslararası durağı Artvin konulu filmler çekilecek. Artvin’de Sinema Konuşalım IV buluşması dışında NISI MASA Türkiye işbirliği ile bir film yazarlığı atölye çalışması gerçekleşecek. Türkiye’den amatör ve genç film yazarlarını bu alanda desteklemek amacıyla düzenlenecek atölye çalışması sırasında festivalin günlük gazetesi Nisimazine Artvin çıkarılacak ve festival izleyicisi ve konuklarına ücretsiz dağıtılacak.

Gezici Festival’in her yıl sinemaseverlere hediye ettiği kitaplara bu yıl, Fırat Yücel’in editörlüğünde hazırlanan, Reha Erdem sinemasının tüm boyutlarıyla ele alınacağı Reha Erdem Kitabı eklenecek. Kitap Çitlembik Yayınları işbirliğiyle yayımlanacak.

Gezici Festival’in afişini ilk festivalden bu yana olduğu gibi yine Behiç Ak çizdi ve grafik tasarımını Yeşim Demir gerçekleştirdi.

2500 metre yükseklikte, bulutların arasında bir karakol… Soğuk ve rüzgardan yırtılmış bir Türk bayrağı, karlarla kaplı Atatürk büstü…

Böyle bir sahneden yola çıkarak birçok film yapılabilir. Savaşın karşısında duran ya da sadece askerlerin psikolojilerini merkezine alan bir film de, militarist bir film de yapılabilir. Bu tanımlamaların ve şablonların dışında çok çok farklı hikayeler de anlatılabilir.Yönetmen Levent Semerci de kendi filmini yapıyor, Atatürk büstü ve ‘Ne Mutlu Türküm Diyene’ ile sonlandırdığı ‘Nefes: Vatan Sağolsun’da tartışılacak diyaloglara ve sahnelere imza atıyor.

İlk fragmanı yayınlandığı günden beri merakla beklenen, gösterime girdikten sonra kısa sürede 1 milyona yakın izleyici tarafından izlenen ve Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un da ”Çavuş’un, Atatürk büstüyle ilişkisi beni gerçekten çok etkiledi. Gerçek askerimiz bu” diyerek övdüğü film izleyenleri de ikiye böldü.

Sadece forum sitelerinde değil gazete ve sinema sitelerinde de filmin meselesi tartışılıyor. ‘Nefes: Vatan Sağolsun’ gerçekten milliyetçi, militarist ve duyguları sömüren bir film mi yoksa sadece askerlerin ruh halini ve o bölgedeki ‘gerçeği’mi yansıtıyor?

Nadire Merter (Kaya Genç’in röportajından – Sabah)
UNUTMAMALIYIZ Kİ MİLLİYETÇİLİK SAVAŞTIR
”(…) Bakın, bir filmin savaşı anlatması için savaşı göstermesi bile gerekmiyor. Eve Dönüş çok önemli bir savaş karşıtı filmdir ama içinde savaş sahneleri yoktur. Savaşın sonuçları, travmasıyla başa çıkma süreci vardır. Oysa Nefes’te sık sık, özellikle ilk başlarda, silah seslerini duydukça gözlerimi, kulaklarımı kapadım, ne Kürt savaşını ne Türkiye’deki sorunları düşünebildim Nefes’i seyrederken. Çünkü film buna izin vermedi. Neyse ki, aynı gün İki Dil Bir Bavul’u da izledim ve çok beğendim.

(…) Nefes’te en öne çıkan kadın figür çatışmada yaralı yakalanıyor. Yüzbaşı, kişisel bir savaş yaşadığı ‘doktor’ lakaplı adamla kadın arasında bir ilişki olduğunu, birlikte olduklarını söylüyor, bir yandan yaralı yatan kadının boğazını sıkarken. Kadını erkeğin üzerinden tanımlıyor, “Bir kadın kendi dağa çıkamaz” diyor film, oysa kadın mücadelesini veriyor. Nefes’in kadına yaklaşımı beni çok irkiltti ama şaşırtıcı da değil, “erkek” bir film.

(…) Filmin “Ben de askere gitmeliyim!” isteği yaratan bir etkisi olduğunu da çok sayıda okur yorumu gösteriyor. Film ölümü, savaşı, militarizmi kutsuyor çok dikkatli bir şekilde. Sonunda askerler kurtulamıyor ama, büst ve bayrak kurtuluyor.

(…) Gürültüler arasında yüzbaşıyla PKK’lı arasındaki telsizden ‘dilimizi yasakladınız’ gibi bir tartışma yaşanıyor. Film ‘meselesi’ni bir öyle, bir böyle, tereddüt içinde sunuyor. Sanki farklı okumalara da imkân veriyormuş gibi. Oysa, filmin ismi net: “Nefes / Vatan Sağolsun”.”

İsmet Berkan, Radikal
‘NEFES’ KESEN BİR BAŞYAPIT
”Hayır, bu film öyle kaba saba anlamlarda ‘savaş karşıtı’ bir film değil. Bu film, o savaşın, herhangi bir savaşın taa yüreğine inen, inanılmaz derecede gerçekçi bir film. Hatta şöyle diyebilirim: Hayatımda seyrettiğim en güzel, en anlamlı Türk filmi.

Gerek teknik ve estetik mükemmelliği, gerek savaş gerçeğini gözümüzün önüne bu denli yalın biçimde sermesi ve gerekse ele aldığı konu itibarıyla gerçek bir başyapıt ‘Nefes.’

Ben film gösterime girdikten tam bir hafta sonra izlemeye gittim. Salon tıklım tıklımdı. İzleyicilerin yarısı genç kadınlardı. Dile kolay, milyonlarca Türk erkeği geride kalan uzun 25 yılda o savaş atmosferinden geçti, pek çoğu savaştı, bir bölümü de maalesef öldü. Ama Türkiye bu filmi yeni yapabildi. Gidin görün. Film boyunca yüreğiniz sıkışacak, her an ölümü bekleyeceksiniz. Ama gidin görün. Görmezseniz de eksik kalacaksınız.

Teşekkürler Levent Semerci. Bu ülkenin bu en önemli derdini evrensel bir dille anlattığı için.”

Emre Aköz, Sabah
‘NEFES: VATAN SAĞOLSUN’ MİLİTARİST BİR FİLM Mİ?
”Geçen cuma günü gösterime giren ‘Nefes: Vatan Sağolsun’ adlı filmin çok ilginç bir özelliği var. Yönetmen Levent Semerci ve onunla birlikte senaryoyu yazan Mehmet İlker Altınay ile Hakan Evrensel, Türkiye’deki hakim nasyonalist ideolojinin tüm simgelerini kullanıyor:

2365 metredeki Atatürk heykeli… Parçalanan ama yine de dalgalanan al bayrak… Şehitlerin cennete gideceği inancı… ‘Vatan sağ olsun’ sloganı… Yaralı PKK militanını öldürmeyip tedavi eden yüce gönüllü, merhametli Türk askerleri… Yurdu savunan gençleri umursamayan kentliler…

Bütün bu simgelerin kullanılmasına rağmen filmden izleyiciye nasyonalist/militarist bir mesaj geçmiyor. Yani Türk nasyonalistlerinin alkışlayacağı bir film değil ‘Nefes’.

İdeoloji üzerine çalışan aydınların ve akademisyenlerin bu filmi görmesi ve sonra da şu soruyu cevaplaması gerekiyor: Nasyonalist ideolojinin tüm ögelerini kullanmasına rağmen, bu film niye nasyonalist/militarist bir film olmuyor?”

Fatih Özgüven, Radikal
KESİLEN ‘NEFES’
”(…) Nefes’ askerlikle ilgili bir söz olarak tamamen hamasi olamıyor, yüzbaşının kesilmekte olan nefesi buna engel teşkil ediyor çünkü. Olsa olsa, bu kesilmenin uzaklardaki sevgiliye şiirle ifade edilişi sırasında hamasete varan bir duygusallıktan bahsedilebilir, ama orada da dil sürçüyor: ‘Vatan sağolsun diyeceğim ama vatan sensin!’ ‘Nefes’ tam da bu; kendilerine içinde yaşadıkları toplum tarafından normal bir hayat vaat edilmiş (ev, eş, hatta taksitle alınan bir araba, asgari mutluluk), sonra aynı vaat içinde bulundukları durum tarafından kesintiye uğratılmış, bunun niye böyle olduğunu içten içe anlayamayan, kabullenemeyen, ‘vatan sağolsun’u sık sık kesilen bir nefesle söyleyen bir grup bildik-tanıdık Türkiyeli erkeğin resmi.

Ara sıra ‘karşıdakiler’in, hasmın sesi duyuluyor fakat karakoldakilerin tereddüdü karşısında bu ses de ister istemez bir öcü olmaktan çok, bayağı gerçek birinin sesi olarak çıkıyor. Filmin sonunda askerle hasmı birbilerinin üzerine yuvarlanarak ölüyorlar, hayatta kalan askerlerden biri yere yuvarlanmış Atatürk büstünü kucaklıyor fakat onunla ne yapacağını bilemediğinden kucağında büstle kalakalıyor. Filmi yapanların peşine düştükleri ‘gerçekçilik’ bu savaş için vaaz edilen resmi ‘gerçeğe’ denk düşmüyor. Bunun da sebebi var- bu filmi yapanlar her ne kadar bu savaşa dair bir film yapmak, hasbelkader taraf olmak istiyorlarsa da (ki yarımağızla bence) bu olamıyor, ‘senkron kayıyor’. Çünkü onlar da, sonuçta, anlaşılan, aynı kökeni paylaştıkları filmdeki yüzbaşı, doktor, bankacı vb. gibi, bu konuda yüzde 100 hamasi bir filme gerçekten inanmıyorlar. Konu filmse, filmdeki karakterler de sivil hayatlarında, Schwarzenegger filmlerini değil evlerindeki Kubrick setinin içinde bulunan ‘Full Metal Jacket’i tercih ederler muhtemelen. Yani bir tereddüdün filmini. ‘Nefes/Vatan Sağolsun’un da iki nefes arasında olmaya çalıştığı filmi.”

Esin Küçüktepepınar, Sabah
”Belli ki teçhizatı yetersiz 40 askerin korumaya çalıştığı bu yerin, Güneydoğu’da Irak sınırına yakın bir tepedeki telsiz röle istasyonu olması manidar elbette. Kimi, kime şikayet ettiği de ortada. Türkiye’nin ‘geri kalanıyla’ iletişimi kopan, unutulan veya varlığı sorgulanan askerlerin tek biçare hal ve ahvaline dair Ankara (politikacı ve asker) ve İstanbul (sermaye) cenahına serzenişte bulunuyor…”

Ali Ulvi Uyanık, ekolay.net
NEFES
”(…) Bir yüzbaşının komutanlığında , ‘görünmeyen diğer grupla’ sıcak teması bekleyen genç yürek atışlarını, tüm coşkuları, sevgileri, üzüntüleri, özlemleri, korkuları, neşeleri ile yakınımızda hissettiren yönetmen Levent Semerci’nin başarısı olduğu kadar bir yapım başarısı da “Nefes”.

“Nefes”, eminim ki, tartışma yaratacak, militarist falan bulunacak. Benim önerim giden seyircinin, tüm kimlik bilgilerini vestiyere bırakarak, duyguları çırılçıplak gitmesi. Salt insan olarak… O kadar!”

Onur Yazıcıoğlu, Bianet
BİR ”NEFES” TÜRK AÇILIMI
”(…)12 Eylül sonrası dönemde ideolojisizlik batılı, orta-ortaüst sınıfın ideolojisi oldu. Üstelik bunun bir ideoloji olduğunu görmezden gelerek, belki de hiç anlamayarak. Oysa bu düşünce akımı, devletin resmi ideolojisidir. Teknokratların devrine alamettir bu ideolojisizlik. Bu devlet 12 Eylül’ün devletidir. Nefes adlı filmde, batılı, orta-orta üst sınıfın “ideolojisiz” gözleri, PKK meselesi için ölen Türk askerlerine gözyaşı döküyor. Bu savaşın doğru olduğunu da belirtmiyor fakat bu durum filmin ideolojilerden bağımsız bir insan hikâyesi olduğunu göstermez. Eğer insan hikâyesi olsaydı, “öteki” insanların hikâyelerini de görürdük. Yoksa dağda savaşanlar arasındaki insanlık koşulu postal giymekten mi geçiyor? Ayaktaki Mekap olunca, dağda savaşanın yok mu bir hikâyesi? Yoksa onlar insan değil mi?”

Serdar Akbıyık, Star
TÜRK SİNEMASI NEFES ALDI
”Nefes öyle bir film ki her vatandaşın seyretmesi gerekiyor. Kesinlikle bir propaganda filmi olmadığını söylemeliyim. Hangi siyasi görüşe inanırsanız inanın filmin içindeki hiç bir detaya karşı çıkamazsınız. Müthiş bir gözlem ve gerçeklikle karakterler oluşturulmuş. Ben ilk kez Hollywood yapımlarıyla yarışacak kalitede senaryoya, diyaloglara ve çekimlere sahip bir üretim görüyorum. Bu kadar da iddialı konuşuyorum. Ve acı olan şu ki, bu ülkenin çoğunluğunun inandığı resmi ideolojinin ilk kez dört dörtlük bir şekilde sinemalaştırıldığını görüyoruz.”