Kareronline.com

Yerelden Evrensele bir bakış…

Evet! Boykot!

Posted by on Eyl-3-2010

‘1984’ün namlı yazarı George Orwell, bir yerde, “Kan ter içinde bir emekçinin, doğal düşmanı polisle çatıştığını gördüğümde hangi tarafı tuttuğumu söylememe gerek yok” der. Cümlenin kuruluşu bize Orwell’in seçimi üstüne kesin bir fikir veriyor. Burada, taraf tutmak kör bir önyargıyı işaret etmez. Tam da durduğunuz noktadan dünyanın nasıl göründüğü üstüne bir ipucu verir. İşte istikrar, itidal, birlik-bütünlük ve benzeri çıkışlı pazarlıkların bulandıramadığı bir bakış bize tarafını ilan ediyor. Kendisini bastırmaya, susturmaya, gözünü korkutmaya, zapt etmeye çalışanın karşısında direnenin tarafı.
Kaybedecek fazla şeyi olmayanın tarafı. Omuzlarının üstüne kat kat bir inşaat kurulmuş olanın, alt katta oturanın tarafı.
Orwell, hayatı boyunca çeşitli politik duruşlar edindi; yakınında durduklarıyla hiçbir zaman uzlaşamadı. İnsanlığın eşitlikçi ve özgür geleceğine yönelik rüyasının bir kâbusa dönüştürüldüğünü görünce hırçın bir alegori dünyasına sığındı. ‘Hayvan Çiftliği’nde kimi diğerlerinden daha eşit olan hayvanları anlatırken rüyasına küsmüş değildi. O, zulmün şanlı bir devrimden sonra yeniden üretilişine kayıtsız kalamamış; siyasi kimliği adına bu gidişatı görmezden gelememişti. Yoksa o çatışmada hep kan ter içindeki emekçinin tarafını tuttu.
Taraf tutmak, taraf olmak üstüne toplumca düşünüyormuş gibi yapıyoruz.
Taraf olmak üzerine bildiğimiz bütün yorgun klişeler üstümüze boca ediliyor. Bir zamanlar kullananı tekinsiz kılacak bütün hamasi deyişler artık muktedirlerin ağzına sakız olmuş.
‘Taraflar’ bizi taraf olmanın kaçınılmazlığına inandırmaya çalışıyor.
Başbakan’ın işverene yönelik ‘bitaraf olan bertaraf’ olur tehdidi işlerin ne kadar kızışmış olduğunun göstergesi.
Cumhuriyet tarihinin en karşılıksız umudu; toplum olarak yaşadığımız erozyonun kumaşı bozuk neticelerinden Kılıçdaroğlu ile hoyratlığıyla kalplerde kurmuş olduğu tahtta öfkeyle hop oturup hop kalkan Erdoğan karşılıklı salvolarıyla söz konusu referandumun nemene bir garabet olduğunu kanıtlıyorlar.
Her ikisi de aynı gerekçelerle aynı şeyi savunan iki mahalle efesine benziyor. Birbirlerinin karşısına düşmüş olmaları tamamen tesadüf.
Arkalarına almış oldukları fikir insanları da karşılarında saf tutanlara bodoslama saldırıyor.
Kullandıkları dile biraz uzaktan bakan, 12 Eylül referandumunun ertesi yepyeni bir dünyaya uyanacağımızı zanneder. Öylesine bir canhıraşlık, öylesine bir şevk yüklü öfke.
‘Evetçi’ cephe ile ‘Hayırcı’ cephe arasında süren berbat dalaşa bakınca sözkonusu cephelerin aynı taraf olduğunu görmüyor musunuz? Bir de aradan sıyrılan, iyi niyetli iyi kalpli, yeri geldiğinde siyaset üstü değerlendirmelere kadir ‘yetmez ama evet’çiler var.
Kanımca o grup içindeki insanlar, bu işin içinde bir oyun olduğunu hissedip, ‘aptal değiliz ama…’ deme gereği hisseden, vicdanı inceden sızlayanlar.
Kıymetli Ayhan Bilgen, Başbakan’ın sözüne karşı Hrant’ı hatırlatıyor ve taraf olmanın bertaraf olmamayı garanti etmediğini hatırlatıyor. Hatta savaşa, kana, zulme karşı taraf olanların devlet eliyle birer birer bertaraf edilişinin tarihi değil mi, ortak tarihimiz?
Dolayısıyla bu saf retoriği bir yana bırakalım. Bu referandumda herkesi ille de bir taraf olmaya zorlamanın ardında ciddi bir boykot korkusu okunuyor.
Her iki ‘sözde’ taraf da insanların ille de rengini belli etmeleri gerektiğinden, aksinin hıyanet olduğundan dem vuruyor. Katılımın düşük olması, her iki tarafın da kendilerinde vehmettikleri güce olan inancı sarsacak.
Alışık olduğumuz muhabbettir.
Her seçim öncesi kararsız seçmenlerin oranı çevresinde yaratılan yapay gerilim, hayatımızın artık sorgulamadığımız bir parçası haline geldi. Doğası icabı kendilerini kararlılar cephesinde gören akil adamlar, neredeyse kararsızların ülkemiz demokrasisi için en büyük tehlike olduğunu söylerler. Onlar yüzünden hiçbir hesap çarşıya uymuyor. Onlar yüzünden sisteme karşı güçler iktidara kadar ‘sızabiliyor’. Onlar yüzünden ortak programımızı ‘hayata geçirmek’ mümkün olmuyor. Velhasıl, yüzer gezer bir cahiller ordusu, bu kararsızlar. Üstelik onları, kararsızlıkları sonucu ülkemizi bekleyen felaketler konusunda onca uyarmamıza karşın hâlâ odun suratları, dik kafalarıyla asap bozucu bir belirsizlik kisvesi altında öylece duruyorlar.
Kardeşim, rengin ne? Hangi partiye oy vereceksin? Ülke elden gidiyor, irtica yine kapıda, uygarlığın yolu belli, güçlü iktidarın yolu da. Niye hâlâ salak salak bakıyorsun?
Boykot, elbette kararsızlıkla tartılamayacak bir tavır. Yine de erkli sözün, oyun kurucunun denetimi dışında kalıyor iki duruş da.
Benim tarafım, bu referandumu boykot etmektir.
Bu referanduma katılmak, atılan oy ne olursa olsun, bize yegane siyaset yordamı olarak dayatılan şu çözümsüz durumu meşrulaştıracaktır.
Organlarının yeri değişmiş adamları, baş belası Kürtleri, yani on yıllarca karın altında kalmış adlarını geri vermek dışında kendilerine hiçbir hak tanımadığımız milyonlarca vatandaşı, onların temsilcilerini yok sayarak inşa edilmiş bir referandumdur sözkonusu olan. Biz Türkler tarafından.
Şimdi, bu referanduma katılarak Kürtleri siyasetten ebediyen tasfiye etmemiz bekleniyor.
Toplumun belirli bir kesimince, belirli bir kesimi tarafından hazırlanan bu oyuna katılmak istemediğimden bu referandumu boykot etmek gerektiğine inanıyorum. Kürtlerin bir tek sözü kale alınmadan, onları ve temsilcilerini durmadan aşağılayarak, barışa şu kadarcık gönüllü görenmeyen beter adamların hazırladığı anayasa değişikliği paketinin içindekiler de umurumda değil, açıkcası.
Bunca nefret yüklü, bunca ayırımcı, bunca oportünist adamın insafına kalmış siyaset alanını kabul etmiyorum.
Kürt vekillerle konuşmaya tenezzül buyurmayan Başbakan ve partisinin; cephede tek ayak üstünde durması gereken yeni İbiş Kılıçdaroğlu ve partisinin; kirli devlet sözcüsü medya ve mücahitlerinin; her fırsatta ırkçılık ve milliyetçilik yarışından kaçmayan zihniyetlerin hüküm sürdüğü bir memlekette anayasa değişse ne olacak?
Bir zamanlar AKP’nin Adalet anlayışının temsilcisi Cemil Çiçek, hala öldürülmüş PKK’lıların donunu indiriyor.
Şimdi iki tarafmış gibi yaparak ikbal mücadelesini sürdürenler, hep birlikte Kürtlerin sözüne karşı.
Açılım yapacağız lafıyla daha da çok hırpalanan Kürt halkına, ‘siz şurada biraz ses çıkarmadan bekleyin. Biz anayasayı değiştirip sizin hayatınızı da ıslah edeceğiz’ diyor, Evetçiler.
‘Hayırcılar’ da, ‘sizi şu AKP’nin boyunduruğundan bir kurtaralım, oraları asıl biz kalkındıracağız. Barajlar, iş kolu filan…’ diyor.
Yani su küçüğün, söz büyüğün.
Kürtler, hayır, bu oyuna kabul edilmiyor. Topun sahibi bu maçta onları istemiyor. Buna rağmen onlardan istenen, referanduma katılıp kalabalık yapmaları. Kendilerini yok sayan bu oyuna katılmaları için bin bir dil dökülüyor, sonsuz tehditler savruluyor Kürtlere.
Orwell’e dönersek…
Benim tartım da ceberut devletin ve adaylarıyla birlikte bütün iktidar mekanizmalarının hırpalamaya doyamadığı Kürtlerin yanında durmaktır. Onların söz hakkının yanında durmak. Bu konuda en ufak bir kuşku duymam.
Şu an bu memleketin en büyük sorunu, Kürt meselesidir. Bu meselenin hallini hedeflemeyen hiçbir hamle kapsayıcı ve ciddiye alınası değildir.
Benim inancıma göre de iki taraf var. Biri; bu toplumun on milyonlarla tartılan bir kesimine bu memleketin geleceğini belirleme projesi denilen anayasa değişikliği konusunda en ufak söz hakkı tanımayan, o kesimin parlamenter siyaset yolunu tıkayan referanduma rahatsızlık duymadan ya da duyarak katılanlar. İkincisi de bu referandumu meşru kabul etmeyen, kendilerine dayatılan memleket resmini hazmedemeyenler. Yani boykotcular.
Ehvenişere tav olarak dünya değiştirilemez.
Önce Kürt halkını eşit ve katılımcı olarak görmeyi hazmetmek zorundayız.
Bu linç mevsiminde hayati olan, budur.
Anayasayı değiştireceksek bunu Kürtlerle Türkler el ele yapacaktır.
Bu oyunda Kürtleri oynatmıyorsanız ben de oynamıyorum.

Yıldırım Türker /Radikal

Özgür atlar zamanı

Posted by on Ağu-31-2010

Eğitim Sen Bingöl Şube Başkanlığı, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü dolayısıyla yaptığı basın açıklamasında, “Kadınların her türlü sömürüye, şiddete ve ezme/ezilme ilişkisine karşı yürüttüğü mücadelenin 100. yılında herkes için özgürlük istiyoruz. Herkes özgür olana kadar kadınlar yürümeye devam edecek” denildi.
Eğitim-Sen Bingöl Şube Başkanlığı, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü dolayısıyla yaptığı yazılı açıklamada Kapitalist sömürü düzeni, tarihte ataerkillikten de destek alarak kadın emeği üzerinde yükseldi. Halen de kadın emeğinin sömürüsünden besleniyor. Sermayenin sömürü çarkları, dün olduğu gibi bugün de cinsiyete dayalı rol bölüşümü ve ayrımcılık sayesinde daha kolay işliyor. Kapitalizm, bugün de içine girdiği son krizi aşmak için yine cinsiyet ayrımcılığından yararlanmak istiyor. Dünya genelinde olduğu gibi ülkemizde de enformelleştirme, güvencesizleştirme, kayıt dışı çalıştırma uygulamaları, en fazla kadın emekçileri etkiliyor. Dünya genelinde dinsel tutuculuğun, milliyetçiliğin ve savaşların artmasından en fazla kadınlar zarar görüyor. Milliyetçilik kadınların bedenlerini savaş alanına çeviriyor. Ve savaşlar kadınların her dilden yaktıkları ağıtları çoğaltıyor.

Yürürlüğe konulan Sosyal Güvenlik Yasası, kadınların sosyal güvenlik haklarını kısıtlamakla kalmamış, kadınları “eve dönüş”e mecbur bırakmıştır. Sistem, sosyal güvenlik haklarını alabildiğine daralttığı kadınlardan kapitalist üretim ihtiyaç duyduğunda güvencesiz bir şekilde çalışmalarını, ihtiyaç ortadan kalktığında da evlerine gitmelerini istiyor. Başbakan hala kadınlardan üç çocuk doğurmalarını isterken, ekonomiden sorumlu devlet bakanı Mehmet Şimşek, kadınlar iş aradığı için işsizlik oranlarının yüksek çıktığını söyleyebiliyor.

Ama kadınlar bu sözlerin ne anlama geldiğini çok iyi biliyor. Yüz yıldır gerektiğinde emeğini sömürmek üzere evden çıkaran gerektiğinde de haydi evlerinize üç çocuk doğurmaya diyen egemenlere karşı hakları için, hayatları için, herkesin mutluluğu için direniyorlar.”

Eğitim ve bilim emekçisi kadınlar şu taleplerde bulundu: “Tüm çalışanlar, iş güvencesine, eşit ve adil ücrete ve sosyal güvenlik hakkına kavuşmalıdır. Grevli toplu sözleşmeli sendika hakkı önündeki engeller kaldırılmalıdır. Sağlık ve eğitim ticarileştirilmemeli, parasız, nitelikli kolay ulaşılabilir olmalıdır. Sözleşmeli, kısmi zamanlı geçici öğreticilik ve ücretli öğretmenlik gibi uygulamalara son verilmeli, öğretmenler kadrolu olarak istihdam edilmeli, öğretmenleri kariyer basamaklarına göre ücretlendirmek yerine, kıdem esasına göre ücretlendirmeye geçilmelidir.

Bu hayata geçirilene değin de ücretli ve sözleşmeli öğretmenlerin statülerine, özlük haklarına, ücretlerine ilişkin net, anlaşılır ve her yerde eşit bir şekilde uygulanabilir düzenlemeler yapılmalı ve bu konudaki belirsizliğe ve karmaşaya son verilmelidir.

Doğumdan dolayı ücretsiz izne ayrılan kamu çalışanı kadınların, izinde geçen süreleri emekli kesenekleri devlet tarafından ödenmeli ve emeklilikten sayılmalıdır. Doğum öncesi 8, doğum sonrası 16 hafta olmak üzere toplam 24 hafta ücretli doğum izni verilmelidir. Cinsiyete dayalı rol ayrımının ortadan kaldırılması ve bakım yükümlülüklerinin dengeli bir biçimde paylaşılması için, doğum izni süresinin bitiminden, çocuğun ilköğretime başladığı süreye kadar geçen sürede anne ya da babanın isterlerse dönüşümlü olarak kullanabilecekleri 1 yıl ücretli izin hakkı tanınmalıdır. Bakım isleri kamusallaşmalı ve “ebeveyn izni” için gerekli yasal düzenlemeler yapılmalıdır.

Süt izni, doğum sonrasındaki ilk 6 aylık dönemde yol süresi hariç 3 saat, 6 ayın bitiminden itibaren 1 yıla kadar olan dönemde 1, 5 saat olmalıdır. Kriz bahanesi ile sosyal hakların aşındırılmasına son verilmelidir. Kapatılmış kreşler tekrar açılmalıdır! 0–6 yaş grubu çocuklar için, en az 50 çalışanın bulunduğu iş yerlerinde ve 50’den az çalışanın bulunduğu işyerleri için çalışma alanlarına yakın ortak bakım üniteleri ve kreşler açılmalıdır!

Bu hizmetler, SHÇEK ve belediyeler bünyesinde, SHÇEK yönetmeliğine uygun olarak ücretsiz olarak yerine getirilmelidir!

Gece çalışması ve vardiyalı işlerde ise kreşler 24 saat açık olacak şekilde düzenlenmelidir.

İşyerinde cinsel tacize karşı koruyucu tedbirler alınmalı ve yasal yaptırımların uygulanmasında mağdurun şikâyeti yeterli olmalıdır. ILO’nun “Aile Sorumlulukları Olan Kadın ve Erkek İşçilere Fırsat Ve Davranış Eşitliği Sağlanması”na İlişkin 156 sayılı sözleşmesi ülkemiz tarafından onaylanmalıdır.”

Özgür Meydan

Posted by on Oca-18-2010