Kareronline.com

Yerelden Evrensele bir bakış…

Demokratik Toplum Partisi Ahmet Türk, DTP Diyarbakır İl Başkanlığı çıkışında gazetecilerin, terör örgütü PKK üyelerinin Türkiye’ye gelişleri sırasında yaşanan ve bu konuda Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın yaptığı açıklamalara yönelik sorularını yanıtladı.

Başbakan Erdoğan’ın, bu halkın coşkusunu görmesini istediklerini ve bunun barış sesleri olduğunu, barışa karşı bir duyarlılık olduğunu savunan Türk, şöyle konuştu:

”Barış için insanlarımızın yola çıktığı bir gündür. Şimdi bunu şovmenlikle, şovla değerlendirmek doğru değil. Hiçbir siyasi parti ve hiç kimse böyle bir coşkuyu sağlayamaz. Halk, içinden gelerek yapmasaydı olmazdı. İşte birilerinin bunu anlaması, görmesi lazım. Barışın gelişmesi için önemlidir. Ben zaman zaman uyarılar yapıyorum. Bu, ‘işin başlangıcıdır’ diyorum. ‘Yeni bir dönem, ilk adımlar’ diyorum. Yılların acıları var. Herkesin bu halkı anlaması lazım. Yaşanan acılardan sonra bir umudun ortaya çıkmasını anlaması lazım. Bu coşku, barışa olan inancın coşkusudur. Eğer böyle değerlendirilirse hiçbir sorun olmaz. Aslında Türk kardeşlerimizin bu coşkuyu desteklemesi lazım. Çünkü barış ve özgürlük hepimiz içindir. Bu ülke, barışı sağlamak zorunda. Bu ülke halklarını kucaklaştırmak zorundayız. DTP olarak üzerimize düşen sorumluluğu yerine getirmeye hazırız. DTP ne şov, ne de siyasi hesap yapıyor. Siyaset üstü bir yaklaşım gösteriyoruz. Barışın ne kadar önemli olduğunu Türkiye’ye kavratmaya çalışıyoruz. Yeni gelişmeler var, somut adımlar atılıyor. Bazı şeyler yeni yeni ortaya çıkıyor. Daha fazla empati yapmalıyız. Bu sürecin sağlıklı gitmesine katkı sunmamız gerekir.”

Türk: Anayasa tamamen değişmeli

Posted by on Eki-11-2009

Çeşitli sivil toplum kuruluşlarınca düzenlenen ve dün başlayan, ”Sivil ve Demokratik Anayasa” Sempozyumu Angora Otel’de yapılan panellerle devam ediyor.Sempozyumdaki, ”Demokratik anayasa girişimlerini buluşturabilmek” konulu panelde konuşan DTP Genel Başkanı Ahmet Türk, mevcut anayasanın ”kucaklayıcı” olmadığını ileri sürdü.

”Mevcut antidemokratik anayasadan bu toplumun kurtulması gerekir” diyen Türk, ”DTP’li bazı milletvekillerinin zorla ifadelerinin alınmak istenmesi” konusunda yaşanan gelişmeleri hatırlatarak, şöyle devam etti: ”Anayasanın 14. maddesi, devletin bölünmez bütünlüğü aleyhinde yapılan faaliyetler ve laik cumhuriyeti ortadan kaldırmaya yönelik faaliyetleri içeriyor. Mahkeme 14. maddeyi dar yorumlayarak mahkemeye zorla götürme konusunda bir karar alıyor. 14. maddenin ihlal edildiğini değerlendirerek milletvekillerinin düşüncelerinden, fikirlerinden dolayı yargılanmasını talep ediyor. DTP, birlikte yaşamayı esas alan, hak ve özgürlükleri önemseyen, sınırların kendisini heyecanlandırmadığı ama halkların kardeşliğinin bizleri heyecanlandırdığı bir bakış açısına sahip. Böyle düşünmemize rağmen, bugün devletin bölünmez bütünlüğü aleyhinde bir suç olarak değerlendirilerek mahkemenin kapısına çağrılmaya çalışılıyoruz. Yine laik cumhuriyetle ilgili biz hep laik cumhuriyeti savunduk ama cumhuriyetin demokratikleşmesini istedik. Cumhuriyeti ortadan kaldırmaya yönelik değil, cumhuriyetin demokratikleşmesi için çaba gösteriyoruz.” Yargıtay Genel Kurulunca, ”Taş atan çocuklara ateş etmek ve öldürmek meşru müdafaadır” şeklinde bir karar alındığını da ileri süren DTP Genel Başkanı Türk, ”Buna meşru müdafaa denilemez. Çünkü taş atanla, silah kullanma gücü orantılı değildir. Bunda gerekçe çok önemlidir. Gerekçede bölgenin özel şartlarından dolayı deniliyor. Anayasada dil, din, ırk, renk ayrımı yapılmadan herkes kanun önünde eşittir deniliyor. Alınan karar mevcut anayasaya aykırı bir karardır” diye konuştu.

”Biz bu ülkede anayasanın tümden değişmesini istiyoruz” diyen Ahmet Türk, ”(Değişmez madde diye bir şey olmamalı) diyoruz. Ama şu anlama gelmemeli, devletin bütünlüğüne karşı, devletin bayrağına karşı hiç kimsenin, DTP’nin, halkımızın bir sorunu yok. Darbe yaptığınızda değiştirebiliyorsunuz ama halkın iradesi ile gelmiş bir parlamento ve halk bunu değiştirme hakkına sahip değil. İşte bizim söylediğimiz bu” dedi.

‘DEMOKRATİK AÇILIM’ ÇALIŞMALARI
”Demokratik Açılım” çalışmalarına her türlü desteği vermeye hazır olduklarını dile getiren Türk, şunları kaydetti: ”Başbakan, ‘akan kan dursun’ diyor. ‘Türk annemizle Kürt annemizin gözyaşlarının rengi aynı’ diyor. Açılım farklı, silahların susması farklı bir şey. Biz bunu söylüyoruz. Açılıma her türlü desteği veririz ama silahların susmasını istiyorsanız DTP, PKK değildir. Silahların susmasını istiyorsak mutlaka ikna etmek gerekir. Bu anahtar bizim elimizde değil bunu samimi, açık söylüyoruz. Anahtarın nerede olduğunu bizden çok iyi biliyorsunuz. DTP’yi burada mahkum ederek, çözümsüzlüğün sorumlusu ilan ederek bir siyasetin yapılmasının etik olmadığını ifade ediyoruz. Bugüne kadar açılımla ilgili DTP’ye neyi getirdiniz, hangi katkıyı istediniz, neyi paylaştınız bunların hiç birisi yok. Şimdi nasıl bir proje olduğunu bilmeden, bizden destek istemeden, bizi katmadan DTP’nin yan çizdiğini söylemek gerçekten doğru değildir. Bu DTP’yi çözümsüzlüğün nedeni olarak gösterip topluma, yargıya ve bazı kesimlere adres göstermektir. Başka bir şey değildir.”

DİĞER KONUŞMACILAR
Saadet Partisi Genel Başkan Yardımcısı Ahmet Demircan ise milletin kendi temsilcileri ile bir anayasa yapması gerektiğini savundu. Yapılacak yeni bir anayasada millet ve devlet anlayışlarında ”zihniyet değişikliğine” ihtiyaç duyulduğunu belirten Demircan, yeni anayasanın hakları tanıyan, özgürlükleri teminat altına alan, demokratik, çoğulcu, yetki kullanımının millet tarafından denetlenmesine imkan sağlayan özelliklere sahip olması ve ayrımcılık yapmaması gerektiğini söyledi.

Liberal Demokrat Parti Genel Başkanı Cem Toker de dünyada hiçbir anayasanın ”Haklarınızı kısıtlayacağım, canınıza okuyacağım” demediğini ifade etti. Toker, ”Türkiye’de, ‘Ben demokrasiye inanmadım’ diyen bir Allah’ın kuluna rastlamadım ama Türkiye demokrasi endeksinde 88′inci sıradadır” diye konuştu.

Korucular neyi korur?

Posted by on Eki-11-2009

12/08/2002

Siz hiç yakılmış, boşaltılmış köy gördünüz mü? Sise bürünmüş bir dağ köyünün yanmış çatılarını, uğultulu sessizliğini, yaslı meydanını ziyaret ettiniz mi hiç? Aceleyle boşaltılmış evlerin kırık camlarından görünen birkaç yetim eşyanın içinize verdiği ürküntüyle başa çıkmak zorunda kaldınız mı? Bana savaşın vahşetini en derinden hissettiren resimler, yaralı, sakat çocuklar ve boşaltılmış köylerdir. Yerinden yurdundan edilmiş binlerce insan, memleketin çeşitli şehirlerini keder ile hasretten bir çemberle çevirdiler. On yılı geçti. Büyük şehirlerin çöplüklerine yakın sel yataklarına çattıkları sığınaklarda yaşadıkça, sıla, rüyalarında bile silik soluk bir renge büründü. Savaşın tükürüp attığı, kaydı olmayan, eğreti yurtsuzlar, yokluk ve acıdan sessizce kırıldılar. Onlar ne şehit ne gazi ne de insandı. Onlar doğup büyüdükleri, atalarını gömmüş oldukları yurtlarından dipçiklenip atıldığında; sırtlarında denkleri ve bebeleriyle dağ başında yurtsuz ve kimsesiz kaldığında, ağza alınmayan suçtular. Köylerinin jandarma tarafından yakılıp yıkıldığını, hayatlarının gasp edildiğini yazmak yasaktı. Onların ve köylerinin varlığı birlik ve beraberlik duygusu içinde inkâr edildi. Onlar hiç yaşamamış, taş taş üstüne bir hayat kurmamış gibi evlerinden, köylerinden, bu toplumun belleğinden silinip atıldılar. Bir süre önce köylerine dönmeleri için devlet icazet verdi. Ama kaçı döndü, dönebildi; döndüğünde köyünü, evini, tarlasını bulabildi, bir muamma.

Korucu olmayan yandı
Onlar, korucu olmayı reddettikleri için öldürüldüler. Sağ kalanları göçe, açlığa mahkûm edildi. Daha bir ay olmadı. Muş, Malazgirt’e bağlı Nordin (Nurettin) köyünde Ünal ailesinden üç kişi korucular tarafından öldürüldü. Hikâye, artık o topraklar kadar eski ve okunaksız. Binlerce kişinin kırık dökük bir dille, yılmadan, bıkıp usanmadan anlattığı hikâyelerin aynı.
Yusuf Ünal, korucu olmak istemiyordu. 27 Kasım 1993 gecesi bine yakın asker köyü kuşattı. Aralarında 30 kadar maskeli adam da vardı. Köyün gençlerinden 15′ini seçip meydanda öldüresiye dövdüler. Köyün 20 evini herkesin gözü önünde ateşe verdiler.
300 hanelik köyün, korucu olmayı reddeden 250 hanesi yerle bir edildi.
35 kişi dışında bütün köy memleketin çeşitli bölgelerine dağıldı. Topraklarına korucular el koydu. Ünal, oğulları ve kardeşleri Patnos’a sığınıp açlık içinde yaşadılar. On yıl sonra rüyalarına giren köylerine dönebilmek, verimli topraklarına kavuşabilmek için hamle ettiler. Malazgirt aymakamlığı’na otlarını biçebilmek için dilekçe verdiler. Kabul gördü. Jandarma komutanı korucuları uyardı. İlk 7 gün, kimi tacizlere rağmen otlarını biçtiler. Son gün; “Otumuzu traktörlere yüklemeye başlamıştık. Etrafımızı 15′ten fazla korucu sardı. Yusuf Ünal’a vurmaya başladılar. 4-5 kişi koştuk. Üzerimize ateş açtılar. O sırada Yusuf’u döve döve yere indirip kurşunlayarak öldürdüler. Oğlu Abdürrahim ile kardeşi Abdülsamet Yusuf’un yanına koştu. Onları da döve döve yere indirdiler. Sonra da üzerlerine ateş etmeye başladılar. Hatta bu arada yere indirilenlere ateş etmeyen korucular vardı. Cesetler yatarken ateş etmeyen koruculara talimat verip onları da ölülere ateş ettirdiler.”
Köyün muhtarı korucu Celal Çelik, üç kişinin öldürülmesini, gazetecilere
‘trafik kazası’ olarak nitelendirdi.

Kim bu korucular?
Koruculuk sistemi, 27 Eylül 1986 yılında devreye sokuldu. Şimdi kulağımızda acı bir alay gibi patlayan kanun maddesi, “Köy sınırı içinde herkesin ırzını, canını ve malını korumak için köy korucuları bulundurulur” diyor. 1996 yılında ‘Hizmete Özel’ İçişleri Bakanlığı belgeleri, her üç köy korucusundan birinin suç işlediğini gösteriyordu. Sadece 96 yılına kadar 23 bin 222 geçici köy korucusunun görevine işledikleri çeşitli suçlar nedeniyle son verilmişti. Yine 1996′da Başbakan Erbakan, MİT raporunu kaynak göstererek, Güneydoğu’da koruculuk sistemi adeta eroin şebekeleri gibi çalışıyor, diyordu.
Kız kaçırıp tecavüz ediyor, canlarını sıkanı orta yerde vurup PKK’lıydı diyor, zorbalıkla insanların topraklarını, evlerini, mallarını gasp edip, haraca bağlıyorlardı. Diyarbakır’dan 10 yaşında bir kız çocuğu 4 ay boyunca bir korucunun tecavüzüne uğruyor, Silvan’da 12 yaşında bir kız korucularca kaçırılıyor, ailesiyle pazarlık sürdürülüyordu. Batman’da 19 yaşındaki kızı kaçıran üç korucu defalarca tecavüz ediyor, hamile kalan kızın bebeği sessizce Çocuk Esirgeme Kurumu’na veriliyordu. Tecavüzcü korucular, yörenin güvenlik kuvvetlerinin adeta desteğiyle mağdur ailelere göz dağı veriyor, birçok olayın örtbas edilmesini sağlıyor, ‘kirlenmiş’ kızların intiharına neden oluyordu. Silah kaçakçılığı onların elindeydi. Eroinden yüklüce bir rant elde edip palazlandıkça kendilerini maşa olarak kullanan devlete ödetecekleri bedel kabarıyordu. Daha 96 yılında Fatih Altaylı’nın bir programına çıkan Cizre’nin MHP’li belediye başkanı, koruculuğun kaldırılmasına şiddetle karşı çıkıyor, “Silahlarımız elimizden alınırsa o zaman bize silahı nereden verirlerse biz de orada oluruz” diyordu.
2000 yılında devlet, nüfusu 92 bini bulan korucuları tasfiye etmeye başladı. Yaşı 45′i aşanlar emekli edildi. Koruculuk dünyasının yıldızlarından Jirki aşiretinin lideri Tahir Adıyaman, bir savcıyı öldürmekten idam istemiyle yargılanıyordu ve hakkında tutuklama kararı vardı. Adıyaman, PKK’ya karşı savaşma teklifini, aşiretine mensup
336 aranan cinayet sanığı bulunduğu için kabul etmişti. Kan davası ve arazi kavgası nedeniyle işlenen bu cinayetlerin affedilmesini isteyen Adıyaman’ın askeri yetkililerle yaptığı görüşmenin çevirmenliğini aşiretin tek Türkçe bilen, kendisi de cinayet sanığı üyesi, Cemil Öter yapmıştı. Anlaşmaya varıldı. Cemil Öter 4 yıl yatıp çıktı. Korucu oldu. Servet edindi.
Oysa vakti gelince nasılsa tasfiye edilirler, diye düşünülmüştü. Kilitlenmiş savaşı onlar çözecekti. Geçici korucu sistemi dâhiyane bir savaş stratejisiydi. Ama besbelli işlerine son verilmesi PKK’ya karşı beslenen Hizbullah’ın emekliye ayrılması kadar kolay olmayacaktı. Olmuyor da işte.

Korucunun ruhu
İnsanları korucu olmaya kışkırtmanın, olmayanı düşman ilan edip yurdundan sürmenin vahşeti hazmedilemez çünkü. Koruculuk sistemi, bu toplumun vicdan kütüğünde ağır bir çentik olarak kalacaktır. İnsanları böyle bir ahlaki sınava tabi tutmanın ne mene korkunç bir zulüm olduğunu herkes bilir. Bir yeriyle bilir. Mümessil seçilmiştir. Çavuş olmuştur. Kardeşini ihbar etmeye zorlanmıştır. Muhbir vatandaşlık, itirafçı kahramanlık, kardeş katilliği devlet eliyle teşvik edildiğinde; ihanet meşrulaştığında, insan coğrafyası bir daha uzun süre temizlenmeyesiye kirlenir. İnsanları birbirine kırdırarak terbiye etmenin vahşi üslubuyla kazanılan zafer üstüne hayat kurulamaz.

Yıldırım Türker