Kareronline.com

Yerelden Evrensele bir bakış…

Tarihin Tanımı ve Konusu:
Geçmişte yaşayan insan topluluklarının birbiriyle olan ilişkilerini, meydana getirdikleri olayları yer ve zaman göstererek neden-sonuç ilişkileri içerisinde yazılı ve yazısız kaynaklardan yararlanarak inceleyen bir bilim dalıdır.

Konusu;
İnsan topluluklarının her türlü faaliyetini kapsar. Savaş ve barışları, devlet ve yönetimleri, hukuk kuralları, din ve inançları, her türlü üretim biçimini, ticaret ve güzel sanatları, bilimsel ve teknik gelişmeleri konu olarak alır.
TARİHSEL OLAY VE OLGULARIN ÖZELLİKLERİ
Tarihsel olay ve olgular geçmişte yaşanmış olandır. Benzeri olabilir fakat tekrarı yoktur. Tarihsel olaylarda deney ve gözlem yapılmaz, her tarihsel olay; mutlaka belli bir zaman ve mekânda olmak zorundadır.

Kullanılan Yöntem:
Belgelere dayanmak zorunluluğu vardır. Bu belgeler yazılı ve yazısız olabilir.
Tarafsızlık esastır. Olayın meydana geldiği devrin; üretim biçimini, sanatını ve toplumun değer yargılarını göz önünde bulundurmak mecburiyeti de vardır.
Tarihsel olayların araştırılması, mekânında yapılmalıdır. Kaynaklar; zamana, mekâna ve konuya göre sınırlandırılır tasnif edilir, çözümlenir, doğruluk derecesi araştırılır ve birleştirilir. Olaylar arasında ilişki kurulur, kronoloji ve coğrafyadan yararlanılır. En önemlisi de olaylar arasında neden- sonuç ilişkisi kurularak sonuca gidilir.

Tarihin Kaynakları:
Tarihçiye bilgi veren malzemelere kaynak denir. Yazılı, yazısız ve sözlü olabilir. Diğerlerine göre az güvenilir olan kaynak; sözlü kaynaklardır.

Tabi ki tarihin çeşitleri de vardır ve yararlandığı diğer bilim dalları da mevcuttur. (Konu; daha fazla uzamasın diye bunlara yer vermeyeceğim)

Bu tanım ve girişe ihtiyaç vardı. Çıkan yazılanlara gelen eleştiri ve tepkiler; tanımı hatırlatma zorunluluğu doğurdu.

Karere Yerleşme ve Aşiretleşme Tarihi:
Karer gibi dar bir bölgeye sıkışmış küçük bir topluluğun yakın bir geçmişe uzanan tarihi olay ve olgularını irdelemek, güncelleştirmek hem kolay hem de zorlukları olan bir konudur.

Kolaydır; Çünkü topluluğun geçmişi yakındır, iki yüz yıllık bir zaman dilimidir. Sözlü kaynakları çokçadır, bir takım yazılı dokümanları da vardır.
Üç kuşak, bilemedin dört kuşak geçmişi olan bir dönemdir. Toplumsal dönem olarak feodal toplumun sonu, kapitalizme kapının aralandığı süreçtedir.
Gizleme saklama, örtbas etme, yok etmenin çok mümkün olmadığı bir evredir.
Sosyolojik olarak toplumsal dönemlerin özellikleri bilimsel olarak ispatlanmış, kaynak, konu, olay ve olgulardan hareketle analiz ve sentezleme yapmak kolaylaşmıştır.
Xormekanlar ve benzeri toplulukların tarihi; Yardımcı bilimlerden yararlanma konusunda fazla ihtiyaç his edilmeden gelişen olay ve olguların; analiz ve sentezini yapmak zor değildir.

Zorlukları vardır; Geçmiş, yakın olunca insanların tepkileşmesi de olasıdır, kişisel tutumlar içine de girilebiliniyor. Olay ve olguları adlandırırken, analiz ve sentezini yaparken yanlış anlama, kendine yorumlama da maalesef olasıdır. Objektivizmden (tarafsızlıktan) uzaklaşma olasılığı da mevcuttur.
Sözlü kaynaklara dayandığı için inandırıcılığı ve güvenirliliğinden kuşku duyulur.

KARER TARİHİNİN YAZIMINA NİÇİN İHTİYAÇ VARDIR?
Tarihçi değilim, öylesi bir ideam da yok. İnancım odur ki elimizdeki bilgi ve bulguları yazılı dokümana dönüştürürsek günün birinde belki tarihçi olanlara; kaynak ve malzeme olur diye bir savla yazıyorum. Ele almaya çalıştığım konular; gerçekten tamamlamaya ihtiyacı duyulan konulardır, bunun da bilincindeyim.

Sevgili Berdan İLDAN’IN vurguladığı gibi ele alınan konular; tamamlama yönünde desteğe ihtiyacı olan konulardır. Halis Hoca, Ekrem GÜREŞ ve Hüseyin CENGİZ’İN teşvik ve beğenilerine candan teşekkürler.
Halis Hoca’nı yazıları da önemsenerek okunmalı, tamamlayıcı yönünde etkisinin de olacağı su götürmez bir gerçektir.

TARİHİ OLAY VE OLGULAR:
Karerlilerin toprak paylaşımı yüzünde birbirine düşmesi Karerliler için tarihi bir olaydır.
Xormekanlıların Karer’de toprak sahibi olmaları yerleşerek aşiret konumunda örgütlenmeleri tarihi bir olgudur.
Bu olayı ve olguları anlatırken; Kal Zeynel, torunu Küçük Zeynel, Ali Ağa, Küçük Ağa, Körkanlı Kamer Ağa, Sağyan Köyündeki Tekkeyi onun başındaki zatları, Zeynel’e Şirni (Binici) gibi şahsiyet ve kişileri zikretmeden olay ve olguların öyküsünü yazamayız.
Olay ve olguları yazarken de elbette objektif olmak zorundayız.
Kahramanların misyonları, almış oldukları rollerin niteliği; hoşumuza gidip gitmemesi ayrı bir konudur.
Ayriyeten olayın ve olguların kahramanlarını bulunduğu koşullarda, toplumun değer yargıları içerisinde değerlendirmeye tabi tutmak gibi ahlaki bir zorunlulukta vardır.
Küçük Ağa da, Kamer Ağa da, başkaları da; feodal toplum yapısı içersinde, sahip olma hırsının ayyukta olduğu bir dönem ve süreci yaşıyorlardı.
Daha özcesi kendi döneminin insanlarıydı. Bilkent’te okuma, dünyayı yorumlama, gelişmeleri yakında takip etme imkânlarına sahip değillerdi.
Elbet ki, günün insanları günah ve sevaplarıyla vardı. Bir değerlendirmeye tabi tutulup değerlendirileceklerse de kendi koşullarında, zaman, mekân, dönemin şartları, toplumun değer yargıları gözetilerek yapılmalı.
Aksisi zaten tarihçinin yöntemi değil, olamaz.
Amacımız günün o günün insanlarını yermek veya övmek de değildir.
Amaç; olup bitenleri doğru algılayıp olay ve olgulardan dersler çıkarmaktır.

HAZRETİ HIZIR, HIZIR-İLYAS KİMDİR

—Hz.Hızır (A.S) gençliğinden başlayarak her an Allah’a ibadet eden bir kişiydi. Rivayete göre babası ona: Oğlum. Seni evlendireyim. Soyumuz çoğalsın, dedi. O ise ibadeti sevdiğinden:
Babamın bu sonu gelmez evlenme sözlerinden bıktım. Bunlardan kurtulmak için memleket memleket gezeyim, diyerek baba yurdundan ayrıldı. Allahü Teâlâ da kendisini sevenleri mükâfatsız bırakmayacağı için, ona Ab-ı Hayat Suyu’ndan içirtti. Bir rivayete göre de:
Evden ayrılınca, HIZIR (A.S),İlyas (A.S) ve İskender Zülkarneyn, birlikte Ab-ı Hayat Suyu’nu aramaya çıkmışlar. Bir süre sonra Karanlıklar Ülkesi’ne dalmışlar. HIZIR ve İLYAS Ab-ı Hayat kaynağını bulup içmişler, fakat İskender’e söylememişler.
HIZIR -İLYAS sağdır, yaşamaktadır. HIZIR karada, İLYAS denizde, yardıma muhtaç olanlara, zor durumda kalmış olanlara yardım ederler. Car diyenlerin (imdat isteyenlerin) carına ve imdadına yetişirler. HIZIR – İLYAS yılda bir kez 6 Mayıs Hıdrellez günü’nün gecesi, bir gül ağacının dibinde buluşurlar inancı hâkimdir. Yüce Allah, bu kuluna: Uzun, sonsuz ömür senin olsun! Dedi. Her adım attığı yer, her ayak bastığı toprak ta hemen yeşilleniyor, bol bol otlarla süsleniyordu.
Bir hadiste, Hz.Muhammed,”Ona el-Hadır denilmişti, çünkü otlar bozarmış kupkuru bir yere oturduğunda orası derhal yemyeşil oluyor ve otlar dalgalanıyordu… Diyor.
Mümin kulların inanışına göre Hızır (A.S) Allah’ın ihsanı ile ebedi yaşayışa kavuşmuştur ve hala aramızda yaşmaktadır.
‘’YUNUS EMRE bu dünyada iki kişi kalır derler. Meğer Hızır İlyas olan Ab-ı Hayat içmiş gibi.” HAZRETİ MUSA’NIN HIZIR İLE BULUŞMASI:
Hz. Musa, bir gün kendisine iman edenlere öğüt verirken: O zaman bir kişi ayağa kalkıp Hz. Musa’ya: Ya Musa! Dedi. Dünyamızda bilgisi senden daha üstün bir kişi var mıdır?
Hz. Musa:
—Benden daha üstün kişiyi bilmiyorum! Diye cevap verdi. O anda Yüce Tanrı’dan ilahi bir emir geldi: Ey Musa! Dedi. Benim dünyada bir kulum vardır ki senden bilgice üstündür ve adı da Hızır’ dır. Böylece, Hz.Musa, zahiri ilmin mürşidi ve Hz. Hızır’da batını ilmin (İLM-İ LEDÜN) mürşidi olarak bilinmektedir. İlm-i Ledün, dünyada var olan zahiri ve batını ilmini bilmektir. Bu ilmin atası Hz. Hızır’dır. Hadislerde Hz.Hızır ismi El-Hadır olarak geçmektedir.
Hz. Musa, Allah ile konuşma şerefine erişince, Yarabbi! Benden bilgili olan kimse nerededir? Onu nerede bulabilirim? Onun bilgisinden faydalanmak istiyorum.
Yüce ALLAH da Hz. Musa’ya:”Onu iki denizin birleştiği yerde bulursun” diye buyurdu. Hz.Musa:
“Yarabbi! Onu bulmak için bana bir alamet ver” diye niyaz edince de, Yüce ALLAH:”Bir zembilin içine bir balık koy. O balığı elinden kaçırdığın yerde onu bulursun”buyurdu.
Hz. Musa, Yüce Allah’tan bu buyruğu aldıktan sonra yolculuk hazırlığına başladı. Yanına genç bir arkadaş da aldı ve zembili ona verdi. Böylece HIZIR (A.S) ı bulmak için arkadaşı ile birlikte yola koyuldular.
Kur’an’ı Kerim, Hz.Musa’nın Hz.Hızır ile buluşmasını, Hızır’ın adını anmadan anlatır.(Kehf Suresi Ayet:60–82).Yirmi iki ayet bu buluşma hakkındadır.
Hz. Musa ve genç arkadaşı iki denizin birleştiği yere geldikleri zaman, bir kayalığın ününde dinlenmek için duruyorlar. Hz. Musa uykuya dalınca, genç arkadaşı balığın canlanıp denizde suya daldığını görüyor. Hz.Musa kalkınca tekrar genç arkadaşı ile birlikte yola devam ediyorlar. Genç arkadaşı gördüklerini unuttuğu için Hz. Musa’ya söylemiyor.
Hz. Musa ve genç arkadaşı epey yol yürüyünce, Hz. Musa acıktığını söylüyor ve getir o kahvaltımızı yiyelim diyor. O anda genç arkadaşı: Balığın, kayalıkların ününde canlanıp suya daldığını söylüyor ve unuttum size söylemedim, diyor.
Hz. Musa,”Arayıp durduğumuz işte o idi.”dedi. Bunun üzerine kendi izlerini sürerek gerisingeri döndüler ve Hızırı orada”Denizin sahilinde yeşil bir yaygı üzerinde” gördüler.65.ayette diyor ki: Orada, kullarımızdan öyle bir kul buldular ki, biz ona katımızdan bir rahmet vermiş, lütfümüzden bir ilim öğretmiştik, diyor.

“Hz. Musa, selam verip Ya Hızır deyince, Hızır’da Aleykümselâm Ya Musa diyor. Hz. Musa, benim Musa olduğumu nerden bildin deyince, beni sana söyleyen söyledi, diyor.
Hz. Musa,”Sana öğretilenlerden bana da bir olgunluk, bir bilgi öğretmen şartıyla sana tabi olayım mı? Deyince, Hızır,”Doğrusu sen benimle beraberliğe dayanamazsın, diyor.
Hz. Musa, sabredip dayanmaya çalışacağım deyince, Hz.Hızır, yaptıklarım için bana soru sormayacaksın ve dayanmaya çalışacaksın deyip bir gemiye biniyorlar. İkisi birlikte yola koyuldular. Hz.Hızır, bindikleri gemiyi delince, Hz. Musa müdahale ediyor. Gemiden inip yola koyuldular. Bir süre sonra bir oğlana rast geldiler, Hz.Hızır onu öldürünce, Hz. Musa tekrar müdahale ediyor. Yine yola koyuldular. Biraz sonra bir kente geldiler. Orada, yıkılmayı bekleyen bir duvara rastladılar, Hızır tuttu onu onardı. Hz. Musa, “İsteseydin buna karşılık bir ücret elbette alırdın.”dedi.
Hz.Hızır, dedi ki, işte bu, seninle benim aramın ayrılmasıdır.”Şimdi sana tahammül edemediğin şeylerin içyüzünü haber vereceğim”:
“Gemiden başlayalım: O gemi, denizde işçilik yapan bir grup yoksulundu. Ben onu kusurlu hale getirmek istedim. Çünkü biraz ötelerinde bir kral vardı, tüm gemilere zorla el koyuyordu.”
“Oğlan çocuğa gelince: Onun anası babası inanmış kişilerdi. Çocuğun onları azgınlık ve inkâra
Sürüklemesinden korktuk.””Diledik ki, Rableri onlara o çocuktan temizlikçe daha üstün, merhametçe daha gelişmişini versin”.
“Ve duvar. Duvar, o kentte yaşayan iki yetim oğlanındı. Altında, oğlanlara ait bir define vardı.
Oğlanların babası da barışsever bir kimse olarak yaşamıştı. Rabbin istedi ki, o çocuklar büyüyünceye kadar o duvar yıkılmasın, o define onlara nasip olsun. İşte senin sabretmeye güç yetiremediğin şeylerin içyüzü budur.”diyor ve orda ayrılıyorlar.
Bundan böyle, Hz.Hızır her yerde hazır ve nazırdır. Her tarafta mucizeleri görülmektedir.
HIZIR ORUCU: Rivayete göre: Nuh Peygamber’in gemisi fırtınaya tutulmuş, halk feryat edip “Yetiş Ya Hızır, bizi kurtar” diyerek dua etmişler. Duaları Allah tarafından kabul olarak, fırtına dinmiş. İşte o zaman Yüce Allah’a “üç gün oruç” adamışlar. Bu oruç o günden bugüne kadar aynı inançla tutulmaktadır. Günümüzde, eski takvim (Rumi) aylar hesabına göre 31 Ocak ile 2 Şubat arasında 3 gün tutulur. Ancak, bu ayları şimdi kullandığımız Miladi Takvime çevirirsek,13–14-15Şubat günlerine gelmektedir. Yani 14 Şubat’tan sonra gelen ilk Cuma HIZIR CEMİ yapılmalıdır. Pazartesi, Salı, Çarşamba günleri oruç tutulur, Çarşamba ve Perşembe günleri kurbanlar kesilir ve lokmalar dağıtılır. Perşembe günü akşamı Cuma gecesi de cem yapılır. Yıllardır bu şekilde yapılmaktadır.

“Yaşam Yolunda Gönül Sesi” kitabımdan Hz.Hızır ile ilgili bir şiirim.

GÖNÜL DOSTU HIZIR İLYAS MERHABA

Ab-ı Hayat içti mekâna vardı
Marifet katında hakikat buldu
İlmi Ledün ile Bâtıni oldu
Gönül dostu Hızır İlyas merhaba

Bu dünyayı gece gündüz dolaşan
Darda kalan için yardıma koşan
Sevenin gönlünde her zaman coşan
Gönül dostu Hızır İlyas merhaba

Boz atın sırtında uçan melektir
O’na yakın olan seven yürektir
Dostunu kurtaran güçlü bilektir
Gönül dostu Hızır İlyas merhaba

Dostlar senin için oruç tutarlar
Kurban keser, helal lokma yaparlar
Var olan gücünden yardım kaparlar
Gönül dostu Hızır İlyas merhaba

HASAN güzelliğe olmuştur hayran
On dört Şubat geçer Cuma’ya bayram
Hizmet yapan için o’dur kayıran
Gönül dostu Hızır İlyas merhaba

Şubat 2000

HZ.HIZIR HAKKINDA BİLİNENLER

Bir gün bir deniz kıyısında dolaşıyordu. Karşısına el açan bir dilenci çıktı:
—Allah rızası için bana bir yardımda bulun! Dedi. Hızır (A.S) ‘in ise gönlü gani idi ama yanında dünya akçesi yoktu. Yardım yapamayacağından sıkıldı. Yere baygı n düştü. Sonra ayıldı, o kişiye:
—Ey yoksul kişi! Dedi. Benim bu dünyada kendi nefsimden başka bir şeyim yok. Allah’ın adını andığın için kendimi senin kulluğuna bağışladım. Beni al, sat. Eline geçen akçe ile geçin, dur!
Dilenci de öyle yaptı:
—O halde önüme düş ya kul! Dedi. Onu bir şehrin esir pazarına götürdü. Zengin birisine sattı. O da bu yeni kölesini alıp evine götürdü. Köşkünün ilerisinde bir dağ vardı. Hz.Hızır (A.S)’a:
—Ey kölem! Dedi. Şu kazmayı al. Şu dağdan taşlar kır, getir. Köşkün bahçe yollarına dök!
Hızır (A.S) kazmayı sırtına yüklenerek dağın tepesine yol aldı. Akşama doğru efendisi bahçeyi görmeye geldi. Dağı aradı. Fakat onun yerinde yeller estiğini gördü. Şaşırdı kaldı. Hızır’a döndü:
—Ey kul! Sen kimsin! Diye sordu. O da:
—Ben Allahü Teâlâ’nın kuluyum. Âdemoğullarındanım. Senin de kölenim! Diye cevap verdi.
Efendisinin şaşkınlığı hala sürüyordu:
—Ey kölem! Doğruyu söyle bana. Bu insan gücün üstünde işi yapan sen kimsin? Dedi. Bu soruya doğru bir karşılık vermek gerekiyordu.
—Ben Allah! ın nebi kulu Hızır’ım! Dedi.
Bu sefer efendisi Hızır (A.S)’a yalvarışa başladı.
—Bana Hak yolunu göster, sana iman edeyim! Dedi. Hızır nebi de o puta tapan kişiye Hak dinini anlattı. O kişi de onun Mümin’i oldu.
Hadislerdeki başka bir ayrıntı olarak, Hz.Musa ve Hz. Hızır’ın gemiye bindikleri zaman meydana gelen bir olay dikkat çeker. Buna göre, Bir kuş geminin yan tarafına tutunmuş, gagasıyla deniz suyun-dan yudumlar almaktadır. Hızır, kendinden ilim öğrenecek olan Hz. Musa’ya kuşu göstererek der ki,”Şu kuşun ne demek istediğini akıl edebiliyor musun? O,senin ve benim ilmimizin Allah’ın ilmi yanında denizden gagasıyla aldığı su nispetinde olduğunu söylüyor.”
İslam tasavvufunda, Hızır kısası yüzyıllar boyu işlenmiş, anlatılmıştıt. Hızır, bir veli, bir peygamber, bir eren sayılmıştır. Çeşitli zamanlarda ve yerlerde, Hz.Hızır, mutasavvıflarla ve erenlerle görüşmüş, konuşmuş, sohbet etmiş ve onlara “zikir” öğretmiştir. Hızır’la görüşüp sohbet edenler arasında, başta Hz. Muhammed olmak üzere bazı peygamberler, ermiş kişiler ve tasavvuf ehli bulunmaktadır.
Dünyanın her tarafı, hava ve deniz onun buyruğu altındadır. Hızır, Ahmet Yesevi’nin babası Şeyh İbrahim ve onun on bir müridi ile konuşmuş ve Ahmet Yesevi’ye de zikir öğretmiştir. Ayrıca, Maruf-ı Kerhi, İbrahim b.Edhem, Zünnun-ı Mısri, Bayezid-i Bistami, Muhyiddin-i Arabî, Sadrüddin-i kon evi, Hacı Bektaşi Veli ve diğer birçok zatla görüşmüştür.
“Hızır’ın, temelini Kur’an’ı Kerim’de bulan en esaslı ve ana vasfı, ilahi rahmet ve sırların bilgisine sahip olmasıdır. Bunun dışında, zamanla ona şu vasıfların izafe edildiğini görürüz: Eli son

derece açıktır, çok cömerttir, insanlara para ve mal yardımında bulunur. Her beş yüz yılda bir vücut azaları yenilenir. Hastalandığı zaman kendi kendini tedavi eder. Araşıra insanlar arasına karışır, kim olduğunu hissettirmeden onlarla birlikte yaşar, alış veriş eder, yer, içer ve uyur. Fiziki olarak mütenasip endamlı, güzel yüzlü, eli ayağı düzgün bir insan görünümündedir. Yeşil elbise giyer ve kır bir ata biner. Sık meclislere katılır, raks yapar, vecd haline girer.”
Hz.Hızır, Hacı Bektaşi Veli’ye giderken boz ata binmişti. Saru İsmail karşılayıp atını tuttu. O zat, teklifsizce doğru “Kızılca Halvet”e yöneldi, içeri girdi. Saru İsmail, gelen zatın kim olduğunu bilmediği için, o sırada gelen bir halifeye atı verip peşinde içeri girdi. Kızılca Halvet’in kapısına vardı, baktı ki o aziz, Hünkâr’ın karşısında oturmada. Tam bu esnada ne yapalım Hızır’ım diyordu, Ulu Tanrı, seni bu işe koşmuş, Tanrı kullarını zordan kurtarman gerek, şimdicik Karadeniz’de bir gemi batmak üzere, seni çağırdılar, sohbetine müştakız amma ne çare tez dur, medetlerine eriş, Tanrı izin verirse gene müşerref oluruz. Hz.Hızır, hemen kalktı, Saru İsmail, dışarıda atı tuttu. Hızır, dışarı çıkınca İsmail, üzengiyi tuttu, öptü. Saru İsmail baktı ki Hızır atını sıçrattığı gibi at, bir adımını Karahüyük’ün üstüne bastı, öbür adımda güneşle beraber dolundu, gözden kayboldu, yalnız karşıda nalının parıltısı göründü. Saru İsmail, vardı, gördüğünü anlattı. Ey Erenler Şahı, dedi, bu giden aziz kimdir? Hünkâr, kardeşimiz Hızır peygamberdir. Karadeniz’de bir gemi batmak üzere, oraya imdada koştu, O’nun yürüyüşü böyledir, dedi.
Hz. Hızır, Kur’an’ı Kerim’de yazılı olmasına rağmen, yakın tarihiye kadar Alevilerin Hızır’ı olarak bilinirdi. Bundan böyle kızılbaşların Hızır’ı diye sitem edilirdi. Bu son yıllarda, Sünni kardeşlerimiz tarafından da bilinmeye başlandı. Tarih boyunca İslami yorumdan kaçınan insanlar, inanç önderlerinin söyledikleriyle yetinmişlerdir. Üst düzeydeki kimi ilim adamları, gerçeği bilmelerine rağmen, ekmeğim elimden alınır düşüncesiyle, hakikatleri inkâr etmeleri, çoğu konularda olduğu gibi, çıkarları için farklı İslami yoruma sahip olan bu iki toplumun, ortak değerlerin bilinmesine engel olmuşlardır. Ayrıca, hocaların, Kur’an hakikatinin bilincinde olmamaları, anlamını bilmeden ezbere dayalı inanç önderliği yetersiz kalmıştır. Dokuzuncu asırda dondurulan Kur’an’a dayalı İslami yorum, günümüze kadar, Kur’an dışı fıkıh ilmiyle gelindiği için, çoğu hakikatların bilinmesine engel getirmiştir.
Tefsiri Kur’an’ın çıkmasıyla, bilgi çağın getirdiği gerçeklerin bilincinde olan insanlar, bu engeli aşıp, Kur’an’ı ve farklı kitapları okuyarak kendilerini bilinçlendirdiler. Alevi Birlik Cemlerin, Cem TV ekranında verilmesiyle, söylenenlerin doğru olmadığını fark eden bu insanlarla, böylece bir Hızır İlyas hakikati da açığa çıkmış olup, herkes tarafından bilinmeye başlandı. İnanan herkesin yanına varır. Yeter ki cani gönülden sığınıp yardım istensin, yetiş carımıza “ Ya Hızır” denilsin. Değişik şekilde ve kıyafetlerde insanlara görünür. Göründüğü kişiye veya uğradığı haneye uğur getirir. Onların kaderleri kısa sürede değişir. Var olan sıkıntılar biter, yepyeni bir hayat başlar.
Yüce Allah’ın yardımıyla cümlemize mihman olsun, dertlerimize çare bulsun. Hasan SEVİN

Dört Kapı Kırk Makam

Posted by on Mar-10-2010

DÖRT KAPI KIRK MAKAM

Dört kapı ve kırk makamın Kur’an’ı Kerim’deki yeri: Yunus Suresi.57.Ayet:”Ey insanlar, işte size Rabb’inizden bir öğüt (ŞERİAT),gönüller derdine bir şifa (TARİKAT),insanlara bir kılavuz (MARİFET) ve bir rahmet (HAKİKAT) geldi. Hz.Muhammed zamanında, Kırklar Cemi’in de dört kapı, kırk makam vardı. Alevi Cemi’de, Kırklar Cemi’nden esinlenerek yapılmaktadır.
1-SERİAT (1.Kapı –Şeriat abdesti su ile alınır.)
1- Allah’ın birliğine inanıp ibadetini yapmak.(Bakara Suresi, Ayet 255-Mümin Suresi, Ayet 60)
2-İlim ve irfan sahibi olmak.(Nisa Suresi, Ayet 162-En’am Suresi, Ayet 140)
3-İş veya meslek sahibi olmak.(Bakara Suresi, Ayet 16-Nur Suresi, Ayet 137)
4-Helal kazanç elde etmek.(Bakara Suresi, Ayet 286-Rahman Suresi, Ayet 21)
5-Cemaata uymak.(Mücadele Suresi, Ayet 11-Enfal Suresi,Ayet24)
6-Temiz giyinip, temiz yemek.(Bakara Suresi, Ayet 168–172)
7-Hoşgörülü ve şefkatlı olmak.(Bakara Suresi, Ayet 129-Nur Suresi, Ayet 22)
8-Yaramaz işlerden sakınıp doğruya yönelmek.(İsra Suresi, Ayet 84-Nahl Suresi, Ayet 123)
9-Nikâh kıyıp dünya evine girmek.(Nahl Suresi,Ayet72-Rum Suresi, Ayet 21) 10-Helal kazanç ile sofra sermek.(Nahl Suresi, Ayet 71-İnsan Suresi, Ayet 8–9)
2-TARİKAT (2.Kapı-Tarikat abdesti bir mürşide biat etmektir.)
1-Tüvbekar olmak.(Pirine ikrar vermek, A’raf Suresi, Ayet 81)
2-Talip olup ikrarında durmak.(Fetih Suresi, Ayet 10)
3-Temiz ve edepli giyinmek.(A’raf Suresi, Ayet 26)
4-İşini temiz ve güzel yapmak.(Bakara Suresi, Ayet 82)
5-Yol ehline hizmet etmek.(Enfal suresi, Ayet 72)
6-Yapılan hatadan dolayı pişmanlık duymak.(Nasr Suresi, Ayet 3)
7-Zorluk görünce Allah’tan ümit kesmemek.(A’raf Suresi, Ayet 56)
8-Takva ehli olup hidayeti hedeflemek.(Ali İmran Suresi, Ayet 114)
9-İrfan ehlinin muhabbetinde bulunup öğüt almak.(Kaf Suresi, Ayet 37)
10-Hakk’a aşına olup, eşine ve işine sahip olmak.(Ahzap Suresi, Ayet 35)
3-MARİFET (3.Kapı-Marifet abdesti, nefsini bilip, Rabb’ini eksiksiz tanımaktır.)
1-Edepli olmak (Kalem Suresi, Ayet 4)
2-Nefsin kötü işe teşvikinde Allah korkusu çekmek. (Nisa Suresi, Ayet 78)
3-Her türlü kötü iş için perhizkâr olmak.(Alak Suresi, Ayet 14)
4-Sabırlı ve kanatlı olarak güzellik üretmek. (Enfal Suresi, Ayet 46)
5-Yanlış iş yapmaktan utanmak.(Nisa Suresi, Ayet 85)
6-Elde edilen nimeti paylaşmakta cömert olmak.(İsra Suresi, Ayet 26)
7-İlimli olup başkalarıda irşad etmek.(Ali İmran Suresi, Ayet 187)
8-Engin gönül sahibi olmak. (Furkan Suresi, Ayet 63)
9-Her konuda marifet ehli olmak. (Ankebut Suresi, Ayet 58) 10-Kendi özünü bilmek ve geride gelen kuşağa da bildirmek.(Şuara Suresi, Ayet 193–194–214)
4-HAKİKAT (4.Kapı-Hakikat abdesti, kendi ayıbını görüp, başkalarının ayıbını örtmektir.)
1-Türap olup eksikliği özünde görmek. (İsra Suresi, Ayet 37)
2-Yetmiş iki milleti ayıplamamak. (Nisa Suresi, Ayet 95)
3-Yaratılmış tüm âlemin itimadını kazanmak.(Ali İmran Suresi, Ayet 75)
4-Mülkün sahibine hoş gelen işleri yaparak O’nun rızasını kazanmak.(Teğabün Suresi, Ayet 17)
5-Sohbet edip Hakk sırrını söyleyerek gönülleri şad etmek.(Mücadele Suresi, Ayet 7)
6-Seyahat edip dost gönlü kazanmak. (Hacc Suresi, Ayet 46)
7-Dost sırrını saklamak. (Ali İmran Suresi, Ayet 118)
8-Elden gelen iyiliği esirgememek. (Nisa Suresi,Ayet 95)
9-Tanrı’dan af dileyip, verdiği nimetlere şükretmek. (Bakara Suresi,Ayet 58)
10-Müşahade,Vahdet-i Vücut felsefesi içerisinde Tanrı’ya tefekkür edip yakın görmek.(Tekasür Suresi,
Ayet 7-Kaf Suresi,Ayet 16)
İsra Suresi,Ayet 77:”Senden önce gönderdiğimiz peygamberlerimize uyguladığımız yasa budur.
Sen, bizim yasamızda değişiklik bulamazsın,”diyor.
Fetih Suresi,Ayet 23.”Bu Allah’ın ötedenberi işleyip duran yolu,yasasıdır.Allah’ın yol ve yasasın-
da hiçbir değişim bulamazsın,”diyor. Bundan böyle,alevilerin İslam anlayışı,Hz.Adem’den başlar, Hz.Muhammed ve Mehdi’ye kadar devam eder. HASAN SEVİN 21–02–2009

Bu girişle birlikte Xormekan Aşiret’nin 20.yy’ın ilk yarısındaki sosyal yapısının niteliğini değerlendirme kapısını da aralamış bulunmaktayız…”
Şimdi bu kapıdan içeri girmeye çalışalım.
19.yy’ın ikici yarısının başından başlayarak Xormekanlar; Karer’de Varto’nun üst köylerinde yerleşik düzene geçmek için yoğun çaba içindedirler.
Karer’den giden Mustafa Ağa; Varto’da firarilik yıllarında evlenmiş çoluk çocuğa karışmış. Sonradan da Osmanlı Devleti tarafında af edilerek cezadan kurtulmuştu.
Karer bölümünde ise; yerleşik düzen daha da ileri boyuttadır. Kiği’nin Sancak Beyleri olan Yazıcıoğuları ile problemler kısmen çözülmüş, askere gitme konusunda mesafe kat edilerek Osmanlı’ ya asker de verilmeye başlanmıştır.
Komşu Sünni Kürt Aşiretlerle olan ilişkiler; iyileştirilmiş, kız alıp -verme, dostluk ve kirvelikler kurulmuştur.
Xormekanlılar; Müslüman olma iddialarını belgelemek için; Sünni hoca getirtilerek köy mektepleri açtırılıp gençler ve çocuklar okutulmaya çalışılmış.
Fakat tüm bu girişimler de ihtiyaçlara cevap verme noktasında yetersizdir.
Barınma, beslenme, sağlık, iletişim ve ticaret yapma ihtiyaçları ile Karer ‘in; dışarıda temin etmesi gereken ihtiyaçlar konusunda ciddi sıkıntılar mevcuttur.
* * *
Yılda bir defaya mahsus; Elazığ ve Erzurum’a yapılan kervanlarla ihtiyaçlar giderilmeye çalışıyor ama bu çok tehlikeli yolculuklarda soyulmalar, katledilmeler, katliamlar yaşanıyordu.
Bunları görerek yaşayan Karereliler arayış içine girdiler. Dönemin özelliklerine uygun olarak;
1) Aşiret yapısını güçlendirmek, güç olmak…
2) Devletten destek almak, kabul görmek…

1) Aşiret Yapısının Güçlendirilmesi:
Bunu ilki gören aşiret ağası Ali Ağadır diyebiliriz. Küçük Zeynel’in oğlu olan Ali Ağa babasının hümanist yaklaşımını beğenmeyerek Darabi Köyünden ayrılıp Yekmal Köyüne yerleşir.
Babasına rağmen Aşiret Ağası olduğunu ilan ederek Ağalığını kabul ettirir.
Sözünü ettiğimiz dönem, takriben 19. YY. ikinci yarısının başlarıdır.
Bu başlangıçtan sonra Xormekan Aşireti; hızlı bir şekilde diğer aşiretlere benzeşerek feodal yapının gerekleri yerine getirilme yönünde mesafe kat ettiğini söylemek mümkün.
Toprak mülkiyeti; toplum içinde kıymete biniyor, toprak üzerine çatışmalar başlıyor.
Üretim yapma, hayvancılıkla geçimini sağlama… Depolama, saklama, ihtiyaçların dışarıdan temin edilmesi…
Ürettiklerini pazarlama, değiş- tokuş yöntemi gibi kaçınılmaz ihtiyaçlar belirgin olarak kendini topluma dayatıyordu.
Buna paralel olarak otoriter bir aşiret yönetimi, kaba feodal bir anlayış da kendisini göstermeye başlıyordu.
Belirli alanlarda ağaya ayrıcalıklar tanıma, ağanın topraktan fazla hak sahibi olma dayatmaları…
Yine ağalık kurumuna destek verme amacıyla insanların iş gücünden yararlanma gibi durumlar ve ayrıcalıklar toplumda ortaya çıkıyordu.
Tabi Karer gibi bir yerde tüm bunların hepsi de ihtiyaçları karşılayamıyor aşireti de düze çıkaramıyordu.
Başka arayışlar da vardı. Örneğin diğer Sünni aşiretlere benzeşmek ve kabullendirmek girişimleri daha öncesinden başlamıştı. Bunlara hız kazandırılarak Sünni İslam rütiellerini yerine getirme, aynı zamanda pirlik kurumunu da yaşatarak durum idare ettirilmeye çalışılıyordu.
Otoriter ağalık konusunda Xormekanların bir bölümü otoriterizmi normal görerek ağaya destek sunuyor, bir bölümü de karşı çıkarak çatışmalar da giderek derinleşiyordu.
Nitekim Fer Ailesindeki ilk çatışma ve ayrışma da böylece başlamış oluyor.
Körükanlı Kamer Ağa daha fazla toprak almak için Xormekanların bir kısmını, ailenin bir bölümünü yanına çekerek Ali Ağa ve onun oğlu küçük Ağa’ya karşı mücadeleye girişiyor.
Bu dönemde Osmanlı Devleti; toprakları tapulama işlemleri yürütüyordu. Bu tapulama işlemleri anında çekişme ve çatışmaların daha da hızlanmış olduğunu büyüklerimizden hep duyduk, hikâyelerini çokça dinledik.
Ne var ki Karer’in doğası, toplumsal dokusu, toprak niteliği; feodal tarzda otoriter bir ağalık sistemine yeterli değildi, kabullenmezdi.
Bunu gören Ali Ağa ve onun oğlu Küçük Ağa; başka alanlara yayılma, toprak edinme uğraşı ve mücadelesini verirler. Bu uğraşta da bir hayli yol alarak başta Sancak bölgesi ve diğer yakın yerleşim yerlerinde toprak edinirler.
Ama göremedikler veya tahmin etmedikleri gelişmeler de vardı.
Feodalitenin tahtı sallanıyor, Osmanlı Devleti; içte ve dışta çıkmaz içindedir.
Dünyada gelişen ve yükselen kapitalizm; paylaşım kavgasına girerek 1. Dünya Savaşı; tüm dünyayı sarıp Karer ve başka bölgelerdeki Xormekanlar da; bundan olanca olumsuzluğuyla etkilenirler.
Dolayısıyla aşireti güçlendirme plan ve tasarıları da yarım kalarak suya düşüyor.

2) Devletten Destek Almak, Kabul Görmek
Xormekanlar; Kürdistan’ın değişik yörelerinde yayılmış bir yapıda yaşamlarını sürdürmeye çalışırken karşılaştıkları zorluklar da çok çeşitli ve ağırdır.
Sosyal yapıları; Aşirete dayanan, inançlarından ötürü büyük baskılar görerek kıyıma uğramış bir şekilde Kürdistan’ın ücra ve dağlık bölgelerine sığınmışlardı.
Çoğu zaman dünyada ve Osmanlı Devleti’nde olup bitenlerden habersiz, algılama, yorumlama konusunda yetersizlikler yaşıyorlardı.
Örneğin Kızılbaş Aleviler ile Sünniler; çatışmalı durumlarını yorumlama konusunda doğru bir tespitten yoksundular.
Birbirlerini; “Lanetli Şımr-i Maviye torunları”, “Kızılbaş é Rafızî” olarak suçlayıp birbirlerine saldırıyor ve birbirlerini kıyıma uğratıyorlardı.
Kıyımın en çok yaşandığı yerler de Kürdistan topraklarıydı.
Sünni Kürt Aşiretleri; Yavuz döneminden (1514) başlayarak Osmanlıdan icazet alarak Mirliklerini ilan edip süvari alaylarını oluşturup sonradan da Hamidiye Alaylarını kurarak otonom bir tarzda yaşamlarını sürdürüyorlardı.
Sadece bununla kalmayarak Sünnileştirme çalışmaları konusunda Osmanlı padişahları tarafında görevlendirilmişlerdi. Alınan göreve sadakatle farklı kesimleri yok etmeyi de hedefleyerek terör estiriyorlardı.
İster Sünni kesimler olsun, ister Kızılbaş Alevi kesimlerin tabanındaki büyük halk kesimi; “birbirlerine kırdırtma” politikaları konusunda bihaberdiler, egemenler tarafından planlanarak uygulandığının da farkında değillerdi.
Maalesef bu büyük kesim; hala da kendilerine kurulan tuzağın farkına varmadan önyargılarla dolu olarak birbirine karşı uzak ve tepkilidir.
Tabii ki; komployu gören, bilen, bilince çıkaran kesim ve tabakalar da vardır. Son otuz yıllık deneyim ve kazanımlar; halkımızı politikleştirerek mücadeleyi görkemleştirmiştir, birlik yolunda hayli mesafe alınmıştır.
Bu makûs tarihi örneklemek gerekirse; Yavuz Selim; Şeyhul İslam Ebussuud’tan aldığı fetvayla Anadolu’da katlettiği on binlerce Kızılbaş-Alevi katliamını vacip kılarken Kürdistan’da da İdris-i Bitlis denen şahsı; kendisine katliam cellâdı olarak tayın ederek ayrılıyor.
Ondan sonra da Kürdistan’ın Medreselerinde Kızılbaş-Alevilerin ‘katli vacip’, ‘malı helal’ olarak bellettirilerek farklı kesimleri birbirine düşman yapıp kırdırma politikası hayata geçirildi.
Sonrasında ise; bundan yararlanmak isteyen çokça kesim ve gruplar da türüyor, Kızılbaş – Alevi katliamı da defalarca yapıldı.
Kızılbaş-Aleviler de intikam içine girerek kendilerine bunu reva gören kesimleri yani uygulayanları; düşman bilerek uygulatanları da maalesef göremediler.
Xormekanlar; bu olup bitenlerden çoğu zaman bihaber olarak uygulatanları, tetik çektirenleri teşhis edemedi, göremediler.
Diğer Sünni Kürt aşiretlerine karşı hem tepkili hem de onlar gibi Hamidiye Alaylarına sahip olma özentisi içinde hareket ederek devlete yaranmaya çalışıyor, ondan destek alma uğraşı içindeydiler.
Bunun için yukarıda da vurguladığımız gibi Xormekanlılar; devletle uzlaşma içine girerek;
-Devlete karşı geliştirmiş oldukları isyanlar konusunda af dileyerek bu konuda da zaman zaman başarılı oldular.
-Sancak Beyleriyle antlaşma yaparak askere gitme konusunda rızalık gösterdiler.
-Ermeni Katliamında seyirci kaldılar. Hatta ‘katliama yer yer bulaştılar’ demekte mümkün.
-Sünni inancı doğrultusunda yönelimlere girdiler, gösterişler yaptılar. ‘Asil Müslüman biziz’ dediler.
-Milis Alayını kurarak Rus İşgaline karşı devletin yanında yer alarak savaştılar.
Yani kısaca Xormekanlılar; 20.yy ikinci yarısından başlayarak devlete yaranma konusunda Sünni Kürt Aşiretleriyle yarış niteliğinde bir maratonu koştular.
Ama ne fayda ki, ömür kifayet etmedi, çünkü kartlar yeniden karılıyor, Osmanlı tarihe karışıyordu. Ama bunu da 20.yy başında kendilerinin lehinde bir gelişme olarak addederek sevindiler.
Bu sosyal yapı ve ruh haliyle devlete teslim oldular, kurtarıcı olarak onu gördüler.
Ol hikâyemiz devam etti, edecek…