Kareronline.com

Yerelden Evrensele bir bakış…

Taraf BDP’yi boykot ediyor!

Posted by on Ağu-26-2010

Taraf Gazetesi BDP’yi boykot kararı alırken Ahmet Altan konuyu köşesine taşıdı.

Taraf muhabiri Melih Altınok ile görüşen BDP lideri Demirtaş’ın “Erdoğan yeni bir anayasa sözü verirse boykottan vazgeçeriz” sözü olay oldu.Parti yönetimi, gazetenin manşetinde yer alan bu habere tepki gösterdi ve sözlerin manipüle edildiğini savundu. İşte bu gelişme gazetenin tepesindeki ismi adeta çileden çıkarttı.Taraf Genel Yayın Yönetmeni Altan, bugünkü köşesinde tiraj kaybetme uğruna boykot kararı aldığını açıkladı. Demirtaş ve ekibini dansözlükle suçladı ve eleştirileri oldukça sertti.

FAZLA KIVRAK GELİYORLAR
(…) Kürt halkının büyük çoğunluğuyla ters düşen, Kürt “sivil toplum kuruluşlarıyla” çelişen, 12 Eylül hukukuyla hesaplaşmak isteyen Kürtlerin sandık başına gitmesini istemeyen BDP’li politikacıların manevraları bana fazla “kıvrak” geliyor son zamanlarda.

YAZI İŞLERİ KARŞI ÇIKTI AMA
Bu yüzden saygısızlaşıp kabalaştiklarını düşünüyorum. Ben BDP’li politikacılardan da, hoyratlıklarından da sıkıldım, çocuğum yaşındaki birinden hakaretler işitmek de hoşuma gitmiyor, yazı işlerindeki arkadaşlarımın neredeyse tümü karşı çıktı ama ben bundan sonra BDP yönetiminden demeç istemiyorum.

TİRAJ UMURUMDA DEĞİL
Biliyorum bu gazeteciliğe aykırı, bu yüzden tiraj da kaybedebiliriz ama ben o kadar da iyi bir gazeteci değilim, iş hakarete geldiğinde tiraj falan da umurumda değil.BDP, “maksatlı” olmayan, 12 Eylül anayasasının değişmesini istemeyen gazetelerle konuşsun. Yolları açık olsun.

Göltepesi Kalkınma ve Dayanışma Derneği (GÖL-DER) tarafından Çan Yaylası’nda “3. Yayla Şenliği” düzenleyeceği bildirildi.
Sosyal dayanışmayı teşvik etmek amacıyla Çan Yaylası’nda “3. Yayla Şenliği” düzenleyeceklerini bildiren Göltepesi Kalkınma ve Dayanışma Derneği (GÖL-DER) Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Karagöl, şenliğin 4 Temmuz Pazar günü yapılacağını ifade etti.

Çan Yaylası’nın Bingöl merkezden 16 kilometre uzaklıkta olduğunu ve ulaşımın çok rahat bir şekilde sağlanacağını kaydeden GÖL-DER Yönetim Kurulu Başkanı Karagöl: “4 Temmuz Pazar günü Çan Yaylası’nda düzenleyeceğimiz 3. Yayla Şenliği’nde at ve taş atma yarışı yapılacaktır. Yarışmalarda dereceye girenlere sürpriz ödüller vereceğiz. Ayrıca yayla şenliğinde Aydın Aydın, Avni Polat, Şevhat Beritan ve Şivane Serhede ve yöresel oyunlarımız sahne alarak, şenliğimizi süsleyecekler. Yaylamız kekik kokulu havası, buz gibi içme suyu ile gelen davetlileri mutlu edecektir. Çan Yaylamıza Osmanlı Sokak Çanlılar Durağında minibüsler hareket edecekler. Yayla yolumuz çoğu asfalt olup, her türlü araçla gidilebilir. Yayla şenliğimize tüm halkımız davetlidir” şeklinde konuştu.

Bingöl’ün Yedisu ilçesinde 1976 yılında yaptırılan, ancak tamamlanmadan kullanılmaz hale gelen sulama kanalının bakım ve onarımının İl Özel İdaresi Genel Sekreterliği tarafından yapılacağı belirtildi.

Yedisu ilçesinde 35 yıl önce sulama amaçlı yaptırılan tesisisin bent ve kanalları gerek yamaç kaymaları ve gerekse kumlarla dolduğu için kullanılmaz hale gelmişti. 1976 yılında yapımına başlanılan ve Yedisu ilçe merkezine kadar tamamlanan sulama kanalı Yedisu-Döşengi Mahallesi,Karapolat, Eskibalta ve Ayanoğlu köylerini de kapsıyordu.

Ancak bugüne kadar sulama kanalı tamamlanamayarak Döşengi Mahallesi sınırında bırakılmıştı. Sulama kanalı güzergahında meydana gelen heyelan ve toprak kayması nedeniyle çökmeler meydana geldiği, bazı alanlarda ise kanalın tamamının göçtüğü, bu alanlarda vatandaşların kendi imkanları ile boru ve beton kaplama ile kanalı birbirine bağladığı, bunun da elverişli olmadığı ve kanalın kullanılmaz halde olduğu tespit edildi. Kaymakam Mustafa Pala’nın talimatları ile yapılan incelemelerin ardından sulama kanalının onarımı için çalışma başlatıldı. Kaymakam Mustafa Pala, geçim kaynağı tarım ve hayvancılık olan Yedisu ilçesindeki sulama kanalını tamamlayarak vatandaşların yaşadığı sorunları gidermek üzere çalışmalarını hızlandırdı.

Yeşilgöl köyü Ekşipınar mezrasından Yedisu ilçe merkezi Döşengi Mahallesi, Karapolat ve Eskibalta köylerini kapsayacak sulama kanalının bakım ve onarımının tamamlanması işinin İl Özel İdaresi Genel Sekreterliği tarafından yapılması için başvuruda bulunan Kaymakam Pala, işin yapımına karar verildiğini söyledi. Mevcut sulama kanalının tam faaliyete geçmesi ile yerleşim alanında yaklaşık on beş bin dönüm verimli tarım arazisinden faydalanılacağını belirten vatandaşlar, atıl durumdaki sulama kanalını onarmak üzere büyük gayretler sarf eden Kaymakam Mustafa Pala’ya minnettar olduklarını ifade etti.

Askeri ve sivil vesayetin tartışıldığı toplantıda yerel gündem maddesi olarak ele alınan Bingöl Üniversitesi, yoğun eleştirilerin aktarılmasına neden oldu. İşte o toplantıda askeri vesayet ve üniversite hakkındaki çetin görüşler…

Bingöl küçük Millet Meclisi Şubat ayı forum toplantısı, Cumartesi günü İl Kültür Merkezi’nde saat 13.30’da başladı. Taraf Gazetesi Köşe Yazarı Orhan Miroğlu’nun kolaylaştırıcı olarak katıldığı toplantıya, Bingöl Belediye Başkanı Serdar Atalay, Bingöl eski belediye başkanlarından Feyzullah Karaarslan, CHP İl Başkanı Mesut Kayaoğlu, CHP Eski İl Başkanı Mustafa Kurban, sivil toplum kuruluşları (STK) temsilcileri ve vatandaşlar katıldı.

“Askeri Vesayet – Sivil Vesayet” konuları ele alındığı toplantıda açılış konuşmasını, girişimci Semiramis Karaarslan yaptı. Elazığ’daki toplantıya 8-10 kişinin katıldığını anlatan Karaarslan, Bingöl’deki toplantılara katılımın yoğun olmasının sevindirici olduğunu belirtti ve sözü Taraf Gazetesi Yazarı Orhan Miroğlu’ya bıraktı.

“Kürtler asimile edilemedi”
Gündemde darbe planları varken, sivil vesayetten bahsetmenin doğru olamadığını belirten Orhan Miroğlu, askeri vesayetin ise, askerin iktidara talip olma isteminden kaynaklandığını söyledi.

Bu yapının 82 Anayasasıyla belirlendiğine işaret eden Miroğlu, “Darbe planlarına baktığımızda, ittihatçı bir geleneğinin sürdüğünü görüyoruz. Özünde Anadolu’da, homojen bir yapı oluşturulmak niyetinde olunduğu apaçık ortada. Müslüman olan Kürtlerin Türkleşebileceği düşünüldü, ama yanılgıydı. Kürtler direndiler ve asimile edilemediler. Diğer etnik yapılar ise tamamen mağdur oldular. Çünkü ayakta duramadılar. Kendi yapılarını koruyamadılar ve asimile edildiler. Ülke genelinde etnisite mühendisliği yapıldığını görmemek mümkün. Zaten askerin iktidara şiddetli bir şekilde talip olmasından kaynaklı baskılar gelişti ve darbe planları oluşturuldu. Bu noktada sivil yapı, Askeri vesayetin etkisine girdi” dedi.

“AKP, açılım sürecinde tıkanıklık yaşıyor”
Yılardır süren ve binlerce insanın yaşamına mal olan bu savaşın artık bitmesi gerektiğini belirten Miroğlu, “Eğer çatışma sürerse, cenazeler gelmeye devam ederse, Türkiye’yi daha büyük sorunlar bekler. Bir Reşadiye daha yaşanırsa veya Diyarbakır’ın göbeğinde yine patlamalar olursa, o zaman etnik çatışma yaşanabilir. Bu defa açılımı değil, Türkiye bölünmeyi tartışırdı. Gelinen nokta olumludur, ama yeterli değildir. AKP’de bir tıkanıklığın yaşandığını görüyoruz. Hükümet bu açılım sürecini sürdürmeli. Eğer bu tıkanıklık aşılmazsa, istemediğimiz tablolarla karşılaşabiliriz” diye konuştu.

“CHP, açıkça Dersim modeli istiyor”
Hükümetin açılım konusunda tıkanıklığı aşması gerektiğini, elini BDP’ye samimi bir şekilde uzatması gerektiğini savunan Miroğlu, önümüzdeki dönemlerde etnik yapı üzerinden siyaset yapan CHP ve MHP’nin koalisyon yapabileceğini hatırlattı. Miroğlu, “Bu aşamada BDP ve AKP’ye çok iş düşüyor. Bu iki partinin tabanları dayanışma içinde olmalı. Neden dayanışma içinde olmalı, çünkü AKP açılım yapacağını iddia ediyor, BDP ise Kürtlerin kanadında olduğunu ve adım atılması gerektiğini belirtiyor. Eyer adım atılmak isteniyorsa, öncelikle AKP, BDP’ye elini uzatmasını bilmeli. Ötekileştiren politikalardan kaçınmalı. Çünkü muhalefette bulunan CHP ve MHP Milliyetçiliği körükleyerek, kazanım elde etmeye çalışıyor. Önümüzde muhtemel bir seçimde eğer CHP ve MHP koalisyonu iktidara gelirse, olayların nereye varacağı şu andaki söylemlerden anlaşılıyor. CHP apaçık bu soruna Dersim modelinin uygulanmasını istiyor. Bunu mecliste apaçık söyledi zaten. Sonucu kestirmek güç değil. Ülkede artık bir şeylerin yapılmasını istiyorsak, demokratik adımlar kararlıkla atılmalı ve sorun çözülmeli” dedi.

“Askeri vesayet devam ediyor”
Bingöl Barosu adına söz alan Avukat Cevat İshakoğlu, Türkiye’nin askeri vesayetten çok çektiğini ve askerin sivil siyaseti hizaya getirmeye çalıştığını iddia etti.

Darbe planlarının sürekli tekrarlandığını belirten İshakoğlu: “Bu anlayışın toplum üzerinde sürekli bir tehdit havası oluşturuyor. Askeri vesayet vardır ve halen devam etmektedir” dedi.

İshakoğlu: “Sivil dikta sivil vesayet tartışması boşunadır. Anayasa Mahkemesinin verdiği anti-demokratik karar her şeyi açıklar niteliktedir. Askerin sivil yargıda yargılanmasının önü kapatıldı. Ordu yıllarca komşu ülkeleri düşman ilan edip sürekli bir tehdit gibi topluma aşıladı. Sanki her an gelip buraları işgal edecekmişçesine bir eğitim sistemi geliştirildi. Yıllar geçti hiçbir komşu gelip buraları işgal etmedi. Bu anlayışla ordu sürekli zinde tutuldu. Halk bu şekilde yıllarca kandırıldı. Ama son zamanlarda ortaya çıkan darbe planları, ordu içerisinde mevcut olan çeteleri ortaya çıkarmıştır. Özellikle JİTEM’in bölgede işlediği cinayetlerin bir mağduru da şuan aramızda bulunan Sayın Orhan Miroğlu’dur. Kendisi Diyarbakır ilinde suikasta uğramış ve bu saldırıda Kürt bilgini Musa Anter hayatını kaybetmiştir. Askeri vesayeti iliklerimize kadar hissettik. Son olarak kaldırılan EMASYA protokolü gibi gizli yapılanmalar, toplum üzerinde olumsuz etkiler bırakıyordu” dedi.

“Askeri vesayet, bir zihniyet olarak ele alınmalı”
İnsan Hakları Derneği (İHD) Bingöl Şube Başkanı Nihat Aksoy, Türkiye’deki vesayet sisteminin 2.Osman’dan beri devam ettiğini ve Osmanlı Devletinde başlayan bu anlayışın süreklilik kazandığını söyledi.

2.Osman idam edildikten sonra başlayan vesayet sisteminin süreklileştiğini belirten Aksoy: “Türk siyasetindeki askeri vesayet, Osmanlı dönemi 2. Osman’ın tahtından indirilip Yedikule zindanlarında idam edilmesiyle başlayan bir süreçtir. O günden buyana Türk siyaseti, o günden buyana devam eden askeri vesayeti kaldırmaya muktedir olamamıştır. Özellikle 207’de mahalle baskısı söylemiyle başlayıp 2009’da sivil vesayet tartışmasıyla devam eden askeri vesayete karşı sivil vesayet tartışması gündeme oturdu. Sivil vesayet kavramını, askeri otorite üzerinde değil, sivillerin üzerindeki vesayeti olarak ele alabiliriz. Bunu, Kürt sorunundan bağımsız düşünemeyiz. Her türlü vesayete karşı olmak, çözümsüzlüğe karşı olmak demektir. ‘Askeri vesayetten demokrasiye geçiyoruz’ demekle demokrat olunmadığı gibi, askeri vesayetten sivil vesayete geçiyoruz demek de Ergenekoncu demek değildir. Askeri vesayeti bir üniforma etrafından tartışmamak gerekir. Bu bir zihniyet olarak ele alınmalıdır. Asker de, sivil de baskı kurarsa bunun adı vesayettir.”

“Kanun ve yönetmelikler değişmeli”
Askeri vesayetle ilgili görüşlerini aktaran BİN-DER Başkanı Doğan karasu ise, askeri vesayetin kaldırılması konusundaki çözüm önerilerini şöyle sıraladı.

“TSK İç Hizmetler Kanunu Ve Yönetmeliği, TSK Personel Kanunu, Askeri Şura Kanunu,
Jandarma Teşkilat Kanunu, Milli Güvenlik Kurulu Genel sekreterliği Hakkındaki Kanun vb. değiştirilmelidir. Bunların tamamı kanundur. Hükümetin çok rahat yapabileceği değişikliklerdir. Milli Güvenlik Siyaset Belgesi değiştirilmeli, hatta kaldırılmalıdır. Genelkurmay Başkanlığı Milli Savunma Bakanlığına bağlanmalıdır, Milli Savunma Bakanlığı bütçesi Sayıştay denetimine açılmalıdır. Askeri-Sivil yargı ikilemine son verilmelidir. Profesyonel orduya geçilmelidir.”
“Askeri vesayete göre halkın istekleri önemli değildir”

Memur-Sen Bingöl Şubesi Başkanı Abdurrahman Ensari, Askerin vesayet anlayışının halkı cahil olarak gördüğünü bu gerekçe ile sürekli müdahalede bulunma ihtiyacı hissettiğini söyledi. Bu mantığa göre halkın kendi kendini yönetemeyeceği anlayışının hâkim olduğunu savunan Ensari, “ Askeri vesayet mantığında halk cahildir ve kendi kendini yönetemez, taleplerde bulunamaz. Onlara göre idare ancak topla tüfekle ve askerle olur. Bu çok ürkütücü bir anlaştır.1982 Anayasası işte bu anlayışın ürünüdür” dedi.

“Bir belediye nasıl denetleniyorsa TSK aynı şekilde denetlensin”
Vatandaşın vergileriyle ayakta duran Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ülkenin huzur ve güvenliğini sağlamakla görevli olduğunu belirten Bingöl berberler ve Kuaförler Derneği Başkanı Mehmet Ulcay, son dönemlerde üst düzey rütbelilerin terör örgütü ve Ergenekon davalarında yargılanmalarının ve bunların bir takım güçlerce engellenmelerinin düşündürücü olduğunu söyledi.
Askerin hata yapmayacağı izlenimin verildiğini öne süren Ulcay: “Her kim olursa olsun, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıysa ve yanlış yapıyorsa, ülkeye zarar veriyorsa bunun cezasını çekmelidir. Maalesef Türkiye’de ayrı bir hukuk işliyor. Askere dokunan yanıyor! Kozmik Oda dedikleri askeri karargaha Türkiye Cumhuriyeti’nin hakimi giremiyor. Neden? Orada ayrı bir güç mü var? Bir belediye veya dernekler nasıl denetleniyorsa, Türk Silahlı Kuvvetleri de aynı şekilde denetlenmelidir”

“Son iki yıldır bir yumuşama var”
Anayasa Mahkemesi’nin yapısının yeniden düzenlenmesi ve sivil bir anayasa yapılması gerektiğini söyleyen Ali Burakgazi ise, Sivil anayasa istenildiğini, hükümetin de bu konuda bazı çalışmaları olduğunu ifade etti.
“Bütün vatandaşların ‘birinci sınıf vatandaş olarak haklarına, düşüncelerine, inançlarına, özgürlüklerine sahip olarak yaşaması’ herkesin ortak hedefi olmalı” diyen Burakgazi: “Cuntanın ve darbe yapmak isteyenlerin karşısında duran bir yapı da olmalı. Anayasa değişikliği ve sivil anayasa, askeri vesayetin kaldırılmasında önemli yer alacaktır. Genel Kurmay Başkanının açıklamalarını olumlu buluyorum. Son 2 yıldır bir yumuşamanın olduğunu görüyor ve bunun iyi değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Bir noktada, empati yapmak gerekiyor” dedi.

ÜNİVERSİTE İÇİN SERT ELEŞTİRİLER
Bingöl Üniversitesi’nin de yerel gündem olarak ele alındığı toplantıda, Rektör Prof. Dr. Gıyasettin Baydaş ve izlenilen yol haritasına yönelik ağır eleştiriler yer aldı. İşte o toplantıda üniversite hakkında eleştiriler ve aktarılan görüşler..
Doğan Karasu: “Bingöl Üniversitesi durumuna bakıldığında 50 yıl sonrasını görmek mümkün değil. Sosyal ve kültürel alanda bir gelişim yok. İnsanlar hala üniversiteye bilim yuvası gözüyle değil, ekonomik boyutlarıyla bakıyor. Toplum, bir yerleşim biriminin gelişmesi için askeri birlik veya üniversite gerektiği kanaatinde. Hala ne kadar öğrenci geleceği, bu öğrencilerin ne kadar para bırakacağı öncelikli olarak konuşuluyor. Bingöl Üniversitesi’nin tek sorumlusu Cevdet yılmazdır. Rektör tercihi onundur. Çevresinin, bölgesinin etkisinde kalarak, lokal milliyetçi tercihle bu adayı atamıştı Cumhurbaşkanı Sayın Abdullah Gül, Nihat Dilsiz’i onaylamıştı. Türkiye-Ermenistan karşılaşması esnasında Sayın Gül’ün tercihi değiştirilmiştir. Biz, herkesime açık, her düşüncenin hayat bulduğu bir üniversite istedik, istiyoruz.

Bir grubun düşüncelerini yansıtan, dünya görüşünü önceleyen üniversitenin Bingöl’e bir yararı olamaz. Üniversitedeki huzursuzlukların nedeni bu tür fikri kadrolaşmadır. Hiçbir kurum, hiç birimizin babasının malı değildir, bu kurumlar bizim vergilerle ayakta duruyor. Her kurumun işleyişiyle ilgili hesap sorma hakkımız vardır. Bingöl halkı ve öğrencileri bu yapıyı bildikleri için Bingöl üniversitesini tercih etmiyorlar. Bu mantıkla gidilirse üniversite, lise düzeyini geçemeyecektir. Yazık oluyor, bu ülkeye yazık oluyor”

Nihat Aksoy: “Üniversitenin yerel gündem olarak tartışılacağı bu toplantıda, davet edilmelerine rağmen konun muhataplarının katılmaması üzüntü vericidir. Bingöl Üniversitesinde öğrencilerin karşılaştığı bazı güçlüklerden bahsedeceğim. Burada üniversite idaresinin öğrencilere karşı yaptıkları uygulamalar bir bilim yuvasına yakışmamaktadır. Bir yerel motife gösterilen tahammülsüzlük kabul edilebilir yanı yoktur. Burada okuyan yaklaşık 30–40 öğrenciye üniversite idaresi tarafından soruşturma açılmış. Bu öğrencilere kınama cezası verilmiş. Üniversite idaresi öğrenci hakkında soruşturma açamaz ve kınama cezası veremez. Varsa herhangi bir suç unsuru devletin savcıları var. Burada yargı gereğini yapar. Üniversite rektörünün öğrencilere ceza vermesi kabul edilemez. Bizim, üniversitenin yerel gelişime bakış açımız, kültürel ve düşünsel anlamdadır. Üniversiteler, bulunduğu yerlerin düşünce yuvalarıdır. Farklı fikirlerin olması doğaldır. Dışarıdaki müdahalelere aldırmaksızın öğrencilerin bu düşünsel yuvada kardeşçe düşüncelerini ifade etmelidirler. İHD olarak hak ihalelerinin olmadığı bir üniversite istiyoruz.”

Ensari: “Üniversitede eksikler çok fazla. Fiziki ve diğer eğitim eksiklikleri bir yana buradaki uygulamalarda çok önemlidir. Örneğin yapılan ihalelerde üniversite yönetimi şeffaf olmalıdır. Bingöl kamuoyu ihalelerin hangi şartlarda gerçekleştirildiğini merak etmektedir. Bingöl üniversitesi hiçbir grubun etkisinde olmalıdır. Üniversite idaresi öğrenciler arasında siyasi görüşe paralel olarak uygulamalar yapmamalıdır. Yerel motif ve sembollere takılmak bilim yuvasına yakışmaz. Üniversitemiz daha çok tazedir. Şimdiden bu tür olumsuzlukların yaşanması halkında tepkisine neden olur. Bu yüzden üniversite idaresi şeffaf olmalıdır.”

Mesih Demirel: “Üniversitenin şeffaflık ilkesiyle yönetilmesini istiyoruz. Birçok ihale yapılıyor ve bu ihaleleri sürekli aynı firmaların aldı belirtiliyor. Bunun kamuoyuna açıklanması lazım. Kim hangi ihaleyi ne kadara almışsa bunu açıklamaları lazım.”

Mustafa Kurban: “Üniversite, ilin kalkınmasında önemli rol alacaktır. Fakat görüyoruz ki öğrencilere kiraya verilen evler için yüksek miktarda kira bedelleri istiyor. Benim de evim var ve öğrencilere vermişim. Ama duyuyoruz ki evini Bin liraya kiraya verenler var. Bu konuda Sayın Bakanımızın, Valimizin, belediye başkanımızın girişimlerde bulunması ve ihtiyacın karşılanması noktasında çalışmalar başlatmalarını istiyoruz”

Benim hayatımda da her makul Türk gencinin mutlaka karşı karşıya kaldığı ikilemle yüzleşme zamanı gelmişti. Terörist olmalıydım bu netti ama ‘Ya silahlanıp dağa çıkacaktım ya da silahımla şehirde kalacaktım’…
Terörist olma kararını verme aşaması kolaydı. Bu neredeyse milli bir gelenekti ama terörü memleketin hangi alanında yapacağım kararını vermek zordu. Ailem bile ikiye bölünmüştü. Annem ‘Şehirde terör yap. Arada eve uğrar, duş alırsın. Sana sevdiğin çöreklerden yaparım’ diyordu. Babam rakısını içtikten sonra ‘Gö..n yiyorsa dağa çık’ diyerek beni provoke ediyordu. Halalarım ise ‘Bizim haspa terörist olacakmış zaar’ diye konuşarak beni küçümsüyorlardı.

Her iki kararı da destekleyebileceğim çok seçkin kitaplar satılıyordu kitapçılarda. ‘Teröristin el kitabı’ bile necip Türk gençliğinin okuyup bilgilenmesi için bulunabiliyordu. Ben Marksist, Leninist ‘Ve hatta’ Maoist olduğumdan dağa tam çıkmasam, kendilerinden pek de hoşlanmasam da köylüler ile birlikte ihtilal yapmak için en azından düz ovaya çıkabilirdim. Ama serde şehirlilik var ne de olsa. Bu yüzden her Türk gencinin bir yaşına geldiğinde tabii hakkı olan terörü şehirde kalarak yapmaya karar verdim.
Şimdi anlıyorum ki; bu kararım çok yanlışmış. Keşke o dönemde yeni oluşmaya başlayan nüve halindeki PKK’ya katılsaymışım. Öcalan yandaki üniversitede okuyordu. Zaten o ne kadar Kürtse ben de o kadar Kürt sayılabilirdim. O da Kürtçe bilmiyor ben de… Katıldığım takdirde örgütte bir kültür şoku yaşamam da mümkün değildi.

Çıkardım dağa, gül gibi yaşardım. ‘Sen dağ koşullarına adapte olamazsın’ diyenlere ise sadece şunu söyleyeceğim: İstanbul’da yaşama koşullarına adapte olabildeysem bu dünyadaki her türlü dağda da yaşayabilirim ben.
İstanbul’da gündelik yaşamımızda karşılaştığımız rutin dağ adamlarının gerçek dağ adamlarından daha medeni olduklarını söylemek de pek mümkün değil. İstanbul’a alışık her insan PKK militanlarının dağ koşullarına pek de kolay alışır. Hatta İstanbul’dan sonra PKK dağ kamplarındaki koşullar insana lüks bile gelebilir. Tüm bu senaryoda bir tek detay kalıyor ortada. PKK’lı olarak dağa çıkabilir, arada bir dağdan inip birkaç Türk öldürebilirdim. No problem. Bu benim için bir sorun yaratmazdı. PKK’nın basın hücresinde militan olarak yer alırdım, olur biterdi iş. Canım sıkılınca arada bir dağdan inip yayın yönetmeni öldürürüm, her şey yoluna giriverirdi. Tıkır tıkır işlerdi bütün her şey.

Sonra dağda Öcalan’ın açıklamalarıyla anladığım kadarıyla arada bir toplu seks partileri de oluyor. Bunlara da mutlaka militan bir aktiflikle katılırdım. Bugüne kadar hoşlandığım bir PKK’lı bir kadın henüz görmedim ama olsun. Dağda bulamazsam da bir hücre oluşturup, şehri basıp Rojin’i dağa kaldırıverirdim olur biterdi. Hatta belki Rojin’e evlenme bile teklif edebilirdim. Rojin ile evliliğimin şu andaki evliliğimden daha tehlikeli ve dehşet verici geçmesi de mümkün değildi.
Bütün bunlar son yaşanan bir olay nedeniyle aklıma geldi. Hayatımı şehirde kalarak nasıl da boşa harcamış olduğumu düşündüm. Dövündüm üzüldüm.
Yine Milliyet gazetesindeki bir Fikret ‘Don Juan’ Bila haberine göre devlet dağdan inen PKK liderlerine üçüncü bir ülkeye gidip yaşama imkanını da verecekmiş. Düşünsenize; yıllarca dağda keyif hayatı süreceğim, dağa kaldırıp seks kölem haline getirdiğim Rojin ile yaşayacağım, karı dırdırından sıkıldığım zaman da şehre inip birkaç yayın yönetmenini temizleyeceğim. (Ertuğrul Özkök, İsmail Küçükkaya ve Sedat Ergin’in yaşam acıları çoktan bitmiş olacaktı).

Tüm bu mükemmel yaşam stilinden sonra dağı terk edip aşağıya indiğimde devlet bana ‘Hangi ülkede yaşamak istersin?’ diye soracak. ABD’nin New York kentine giderdim tabii ki… Bunlar büyük ihtimalle bana business class bileti de alır, cebime harcırah da koyarlardı herhalde.
Başta doğru karar verip PKK’ya katılsaydım, liderlik kadrosuna muhakkak yükselirdim diye düşünüyorum. Ama lider de olamasaydım zararı yok. Çünkü düz militanlara belki hangi ülkeye gitmek istersin diye sormuyorlar ama dağdan inenlere hiç olmazsa saygı gösteriyorlar. Onları herkes seviyor. Beni ise seven yok. Terörist olmadım da ne oldu biliyor musunuz; İstanbul’da kalıp yazar oldum da b.k mu oldu? Yine her gün dağdakilerden çok daha vahşi ve barbar olan insanlarla muhatap oluyorum. Devlet bana bir gün bile iyi davranmadı. Beni hiç sevmedi. Bu PKK’lıların adalet sisteminden gördüğü anlayışı ben hiçbir zaman göremedim.
Anlayacağınız benimki kaçırılmış fırsatlarla dolu olan son derece acıklı bir yaşam hikayesi.
Türk olmamın bana hiçbir yararı olamadığı gibi terörist olmamamın zararı bile oldu.

Bir buçuk insan
Taraf gazetesinin yol açtığı absürd bir hikaye nedeniyle hızla ‘Karındeşen Jack’ kadar azılı bir cani konumuna gelen NTV’nin medya programının sunucuları ‘Bir buçuk insan’, göreni duyanı ‘İyi ki memlekette idam cezası kalkmış’ diye düşündürüyorlar. Çünkü düşünsenize tüm absürd teori doğru olsa ve Muhsin Yazıcıoğlu’nun helikopteri ‘bir buçuk insanın’ ısrarlı telefonları sonucunda düşmüş olsaydı ve bunlar cinayetten hüküm giyselerdi, idam cezasının nasıl uygulanabileceği meçhul. Çünkü bir insanı rahat asarsınız, iki insanı da keza ama bir buçuk insanı nasıl asabileceğinizi düşünmek bile zor. Her türlü belayı, kötülüğü düşünmekte inanılmaz yaratıcılığı olan resmi otoritelerimizin bile birbuçuk insanı idam yöntemini kolay bulabilmesi mümkün gözükmüyor.

Serdar Turgut

Not: Kürt Sanatçı Rojin bu yazı sonrası dava açtı ve dava süreci devam etmektedir…