Kareronline.com

Yerelden Evrensele bir bakış…

Neden boykot diyoruz?

Posted by on Ağu-31-2010


12 Eylül askeri darbesinin eseri olan 1982 anayasası üzerinde yapılan onlarca değişiklik, demokratikleşme yönünde köklü bir iyileşme yaratmamış, söz konusu anayasanın toplumsal meşruiyet kazanmasına yetmemiştir.

Birçok temel sorunun çözümü için yeni ve demokratik bir anayasaya ihtiyaç olduğu açıktır. Hükümet, toplumsal beklentilerin çok gerisinde kalmış, demokratik yeni bir anayasa hazırlama fırsatını değerlendirmemiş, attığı sembolik adımlardan bile geri dönmüştür. Meclis çoğunluğuna dayalı bir oylamayla “paketi” referanduma taşıyarak ülkeyi kısır bir kutuplaşma sürecine sokmuştur.

“Mevcut anayasanın yama tutmadığı” bizzat AKP mensupları tarafından defalarca dile getirilmiş olduğu halde iktidar toplumun önüne bir kez daha temel sorun alanlarına dokunmayan bir paketle yamalanmış, anti-demokratik özü değişmemiş bir anayasa getirmiştir.

Paketli haliyle de paketsiz haliyle de bu Anayasa’da kadınlar, emekçiler, Aleviler, Kürtler, dini inançlarından, cinsel kimliklerinden ötürü ayrımcılığa uğrayanlar yoktur: Kendileri de yoktur, talepleri de yoktur!

Demokratik temsili engelleyen, halkın iradesinin önüne set çeken seçim barajını savunan zihniyetin, ileriye dair umut verebilecek bir demokratikleşme kararlılığından da söz edilemez.

Bu koşullarda yapılan referandumun evet de dense, hayır da dense mevcut anayasayı halkoyu ile meşrulaştırmaya hizmet edeceğini, yeni anayasa beklentilerini öteleyeceğini düşünüyoruz. Yeni makyajlarla sürdürülen statükoya oy vererek bu kandırmacaya alet olmak istemiyoruz.

* Hiçbir kesimi dışlamayan katılımcı bir anlayışla, hak ve özgürlük eksenli bir anayasayı hayata geçirmek için bir araya geliyoruz.

* Tek tip yurttaş yaratmayı düstur edinen, bu ülkenin farklı halklarını, inanç, kimlik ve kültürlerini bu toplumun aslî unsurları olarak kabul etmeyen darbe anayasasının kısmi değişikliklerle demokratik nitelik kazanmayacağını bir kez daha hatırlatma ihtiyacı hissediyoruz.

* Yeni ve demokratik bir anayasa istediğimiz için bu oyunda yer almayacağımızı, seslerimizin, taleplerimizin “evet” ya da “hayır” oyları arasında kaybolmasına, silinmesine izin vermeyeceğimizi, referandum sandığına gitmeyeceğimizi kamuoyuna bildiriyoruz.

Özgürlüklerden, insan onurundan ödün vermeyen, emekten ve ezilenlerden yana olan herkesi, katılımcı bir süreçle yapılacak yeni demokratik bir anayasa için birlikte mücadele etmeye davet ediyoruz.

Yeni anayasa’da toplumsal muhalefetin sesini duyurmaya davet ediyoruz!

Tarihin Tanımı ve Konusu:
Geçmişte yaşayan insan topluluklarının birbiriyle olan ilişkilerini, meydana getirdikleri olayları yer ve zaman göstererek neden-sonuç ilişkileri içerisinde yazılı ve yazısız kaynaklardan yararlanarak inceleyen bir bilim dalıdır.

Konusu;
İnsan topluluklarının her türlü faaliyetini kapsar. Savaş ve barışları, devlet ve yönetimleri, hukuk kuralları, din ve inançları, her türlü üretim biçimini, ticaret ve güzel sanatları, bilimsel ve teknik gelişmeleri konu olarak alır.
TARİHSEL OLAY VE OLGULARIN ÖZELLİKLERİ
Tarihsel olay ve olgular geçmişte yaşanmış olandır. Benzeri olabilir fakat tekrarı yoktur. Tarihsel olaylarda deney ve gözlem yapılmaz, her tarihsel olay; mutlaka belli bir zaman ve mekânda olmak zorundadır.

Kullanılan Yöntem:
Belgelere dayanmak zorunluluğu vardır. Bu belgeler yazılı ve yazısız olabilir.
Tarafsızlık esastır. Olayın meydana geldiği devrin; üretim biçimini, sanatını ve toplumun değer yargılarını göz önünde bulundurmak mecburiyeti de vardır.
Tarihsel olayların araştırılması, mekânında yapılmalıdır. Kaynaklar; zamana, mekâna ve konuya göre sınırlandırılır tasnif edilir, çözümlenir, doğruluk derecesi araştırılır ve birleştirilir. Olaylar arasında ilişki kurulur, kronoloji ve coğrafyadan yararlanılır. En önemlisi de olaylar arasında neden- sonuç ilişkisi kurularak sonuca gidilir.

Tarihin Kaynakları:
Tarihçiye bilgi veren malzemelere kaynak denir. Yazılı, yazısız ve sözlü olabilir. Diğerlerine göre az güvenilir olan kaynak; sözlü kaynaklardır.

Tabi ki tarihin çeşitleri de vardır ve yararlandığı diğer bilim dalları da mevcuttur. (Konu; daha fazla uzamasın diye bunlara yer vermeyeceğim)

Bu tanım ve girişe ihtiyaç vardı. Çıkan yazılanlara gelen eleştiri ve tepkiler; tanımı hatırlatma zorunluluğu doğurdu.

Karere Yerleşme ve Aşiretleşme Tarihi:
Karer gibi dar bir bölgeye sıkışmış küçük bir topluluğun yakın bir geçmişe uzanan tarihi olay ve olgularını irdelemek, güncelleştirmek hem kolay hem de zorlukları olan bir konudur.

Kolaydır; Çünkü topluluğun geçmişi yakındır, iki yüz yıllık bir zaman dilimidir. Sözlü kaynakları çokçadır, bir takım yazılı dokümanları da vardır.
Üç kuşak, bilemedin dört kuşak geçmişi olan bir dönemdir. Toplumsal dönem olarak feodal toplumun sonu, kapitalizme kapının aralandığı süreçtedir.
Gizleme saklama, örtbas etme, yok etmenin çok mümkün olmadığı bir evredir.
Sosyolojik olarak toplumsal dönemlerin özellikleri bilimsel olarak ispatlanmış, kaynak, konu, olay ve olgulardan hareketle analiz ve sentezleme yapmak kolaylaşmıştır.
Xormekanlar ve benzeri toplulukların tarihi; Yardımcı bilimlerden yararlanma konusunda fazla ihtiyaç his edilmeden gelişen olay ve olguların; analiz ve sentezini yapmak zor değildir.

Zorlukları vardır; Geçmiş, yakın olunca insanların tepkileşmesi de olasıdır, kişisel tutumlar içine de girilebiliniyor. Olay ve olguları adlandırırken, analiz ve sentezini yaparken yanlış anlama, kendine yorumlama da maalesef olasıdır. Objektivizmden (tarafsızlıktan) uzaklaşma olasılığı da mevcuttur.
Sözlü kaynaklara dayandığı için inandırıcılığı ve güvenirliliğinden kuşku duyulur.

KARER TARİHİNİN YAZIMINA NİÇİN İHTİYAÇ VARDIR?
Tarihçi değilim, öylesi bir ideam da yok. İnancım odur ki elimizdeki bilgi ve bulguları yazılı dokümana dönüştürürsek günün birinde belki tarihçi olanlara; kaynak ve malzeme olur diye bir savla yazıyorum. Ele almaya çalıştığım konular; gerçekten tamamlamaya ihtiyacı duyulan konulardır, bunun da bilincindeyim.

Sevgili Berdan İLDAN’IN vurguladığı gibi ele alınan konular; tamamlama yönünde desteğe ihtiyacı olan konulardır. Halis Hoca, Ekrem GÜREŞ ve Hüseyin CENGİZ’İN teşvik ve beğenilerine candan teşekkürler.
Halis Hoca’nı yazıları da önemsenerek okunmalı, tamamlayıcı yönünde etkisinin de olacağı su götürmez bir gerçektir.

TARİHİ OLAY VE OLGULAR:
Karerlilerin toprak paylaşımı yüzünde birbirine düşmesi Karerliler için tarihi bir olaydır.
Xormekanlıların Karer’de toprak sahibi olmaları yerleşerek aşiret konumunda örgütlenmeleri tarihi bir olgudur.
Bu olayı ve olguları anlatırken; Kal Zeynel, torunu Küçük Zeynel, Ali Ağa, Küçük Ağa, Körkanlı Kamer Ağa, Sağyan Köyündeki Tekkeyi onun başındaki zatları, Zeynel’e Şirni (Binici) gibi şahsiyet ve kişileri zikretmeden olay ve olguların öyküsünü yazamayız.
Olay ve olguları yazarken de elbette objektif olmak zorundayız.
Kahramanların misyonları, almış oldukları rollerin niteliği; hoşumuza gidip gitmemesi ayrı bir konudur.
Ayriyeten olayın ve olguların kahramanlarını bulunduğu koşullarda, toplumun değer yargıları içerisinde değerlendirmeye tabi tutmak gibi ahlaki bir zorunlulukta vardır.
Küçük Ağa da, Kamer Ağa da, başkaları da; feodal toplum yapısı içersinde, sahip olma hırsının ayyukta olduğu bir dönem ve süreci yaşıyorlardı.
Daha özcesi kendi döneminin insanlarıydı. Bilkent’te okuma, dünyayı yorumlama, gelişmeleri yakında takip etme imkânlarına sahip değillerdi.
Elbet ki, günün insanları günah ve sevaplarıyla vardı. Bir değerlendirmeye tabi tutulup değerlendirileceklerse de kendi koşullarında, zaman, mekân, dönemin şartları, toplumun değer yargıları gözetilerek yapılmalı.
Aksisi zaten tarihçinin yöntemi değil, olamaz.
Amacımız günün o günün insanlarını yermek veya övmek de değildir.
Amaç; olup bitenleri doğru algılayıp olay ve olgulardan dersler çıkarmaktır.

Bamasuran aşireti de Hormekan ve diğer aşiretlerle birlikte Horesanı terk edip gelip Dersime yerleşiyorlar.Tabi hepimizin bildiği gibi Bamasuran, Kurêşan ve Dewrêş Gewranlar alevi Kürt toplumunun ibadetlerini yerine getiren saygın ocaklardır.Bamasuran ocağına mensup üç kardeş Mazgitr ilçesine bağlı Moğindi köyünden ikinci Zeynel Ağa döneminde Karerin Darebi köyüne gelip yerleşiyorlar. Darebiye gelen üç kardeşten Büyüğü Pir Kûrhûsêno Kol Darebi Köyünde kendi dergahının başında kalıyor, Pir Seydali Karerin Saxyan köyüne gidip Seydali dergahını açıyor. Diğer kardeş Pir seyid Hasan(Çolağ Hesen)de Varto da ki Taliplerinin yoğun olduğu bölgeye gidip yani Caneseran köyünde ki dergahını açıyor. Vartoda ki bu dergah genelikle Pir Şêx Seydali ismi ile anılıyor. Pir Kûrhûsênin Dergahı Darebi Köyündedir. Bu dergah halen kendi toplumunun ibadetlerini yerine getirmektedir. Pir Kûrhûsêno Kol ocağında Pirin torunlarından Seyid Selçuk Sevin oturmaktadır. Seyid Selçuk Sevin Dergahın bakım ve onarımını yaparak, canlı ve diri tutmaktadır. Ayrıca dergaha kalorifer tesisatını ve güneş enerjisini de takmış, etrafını da epey toparlamıştır. Pir Kûrhûsênin mezarı Darebi köyü ile Korkan köyü arasında ki Zeynel Ağa tepesindedir. Pirin mezarını son olarak torunlarından emekli öğretmen Seyid Hasan Sevin tarafından 1971 yılında makberi yapılmiştir. Bu vesile ilen yılda bir çok insanımız Pirin mezarını ziyaret edip kurbanını da kesiyor.Yine Sağyan ve Caneseran dergahları da ayni şekilde bu görevlerini yerine getirmektedirler.

QEBÎLA SERMALÎYAN(SERMALİYAN KABİLESİ)

Bu kabilenin Karere gelişi ile birlikte beraberinde demirhanelerini de getirmişler. Karer yöresinin en eski demircileridirler. Bu kabile soy ad kanunuyla birlikte yapmış oldukları sanatla ilgili olacak ki 1934 yılından itibaren ailenin soy adı Demircioğlu olmuş. Demirciliği Darebiye Hünüz Demircioğlu giller getirmiş. Deniliyor ki Hünüz Demircioğlu bu mesleği Ermenilerden almış. Bu kabile bir dönem Karlıovaya bağlı Yiğitler köyünde kalmişlar ordan da gelip Darebi köyüne yerleşmişler. Darebi köyüne gelip yerleştikten sonra son yıllara kadar da tüm Karer ve çevre köylere bu güzide sanatını icra etmişler. Demircioğluları demirhanenin kömürünü gidip Karacehneme (Qereceneme) ormanında haftalarca kalıp, ocaklarını Kendileri kurup yıllık kömür ihtiyaçlarını temin edip Darebi köyünde ki demirhanelerinin yanında ki kömür deposuna getirip yerleştirirlerdi. Bu kabilede Karer Hormek aşiretinin o dönem alınan ortak kararlarına katılmışlar.

QEBÎLA MELAN(MELAN KABİLESİ)

Deniliyor ki günün birinde İkinci Zeynel Ağa o dönem Kiğıya bağlı Temran köyüne, Temran köyünde beyinin konağına misafir olmuş. Saba ezanı okununca imamlardan birinin sesi Zeynel Ağanın hoşuna gitmiş. Zeynel Ağada sabah kavatlısında beye demişki senin o sesi güzel olan imamı ver de Karere götüreyim. Beyde kendisi gelmek isterse neden olmasın. Bey hemen elçi gönderiyor Mele Hûsênî Çağırıyor huzuruna. Bey diyor ki Mele Hûsên, Karerli Zeynel Ağa diyor ki gelsin Karere gidelim Ben kendisine arazi, ev yeri veririm ne dersin? Mele Hüseyin de Zeynel Ağanın bu isteğini kabul ediyor.Mele Hûsên ailesiyle birlik kim varsa birlikte gelip Karerin Darebi köyüne yerleşiyorlar. Zeynel Ağa sözünde duruyor arazi ve ev yeri veriyor, öylelikle o günden günümüze kadar bu aile Karar halkının dini vecibelerini yerine getirmişler. Melan kabilesi halkın dini vecibelerini yerine getirdikleri içen bu kabileye qebila Melan denilmiş. Melan kabilesi de Karer halkının birlik berberliğine her dönem katılmış. En uzun İmamlık görevini yapanlardan biri de Mele Zeynel halk tarafında çok sevilen biriydi. Bu kabilenin de mütevazi ve makul insanları vardı. Daha sonra bu kabileden bir kardeş gidip Derê Çırı denilen Mezraya yerleşiyorlar. Derê Çırı şimdiki Ilıcalar Beldesinin Belzer Köyüne bağlı bir mezradır

DAREBÎ KÖYÜNDEKİ DEĞİRMENLER

1-ARAYÊ GİRIKÎ: Bu değirmen Küçük Ağaya ait bir değirmendir. Ağaköyün alt tarafında Hezaziya Kejkanın karşısında, Hünüzê Letın kömün bir az ilerisindedir. Bu değirmen uzun yıllar kendi köyüne hizmet vermiştir.

2-ARAYÊ KÊ ALÎ AĞAY( Ali Ağa Gillerin Değirmeni): Bu değirmen Darebi köyü merkezinde olan bir değirmendir. Eskide fabrikalar ve elektirik yokken değirmenler su ile çalışıyorlardı. O dönem kimin değirmeni varsa hali vakti iyidir demektir. Bu değirmen Mehmet ve Ali Ağa kardeşlerin ortak değirmeniydi. Daha sonra paylaşım esnasında Ali Ağanın kardeşi Mehemed Ağaya düşüyor.

3-ARAYÊ KÊ SİLÊMAN EFENDÎ (Süleyman Efendi Gilin Değirmeni): Bu değirmenin diğer bir özelliğide değirmenle birlikte Karer yöresinde DİNG denilen bulgur hazırlama yeride vardı. Tüm Karerliler bulgurlarını bu DİNG da hazırlarlardı.

4-ARAYÊ KÊ KEKÊ SELMÎ (Keki Keskin Gilin Değirmeni): Bu değirmen de Karer halkına uzun yıllar hizmet vermiştir. Değirmen olarak hali hazır Karerde ayakta kalan ve tarihe direnen tek değirmendir.

5-ARAYÊ KÊ MİKAÎL AĞAY(Mikail Ağa Gilin Değirmeni): Bu değirmen Darebi köy merkezine yakın Momınê Bêzan (Mümin Karasungur) gilin kömün karşısında. Uzun yıllar köyüne ve çevre köylere hizmet veren bu değirmen sırtını Veroco Qice vermişti. Şimdi ise dersinki töbe bilah burada hiç değirmen yokmuş.

6- ARAYÊ KÊ MISTEFAYÊ ESKENDERİ: Bu değirme Korkan köyünden Darebiye gelirken yolun altında Mele Zeynelin yoncasının tam bitişiğindeydi Şimdi ise izi beli değildir. Oysa ki bu değirmende yöre halkına uzun yıllar hizmet vermiştir. Sahipleri daha önceleri Darebi merkezde oturuyorlardı sonradan Şirnan köyünün Cafran Mezrasına gidip yerleşmişler.

7- ARAYÊ KÊ MEHEMEDÊ ZEYNELÊ MİKAÎL AĞA Y: Bu değirmen Qeremanan deresinde Hêgawo vêşaye (yanık tarla) dediklerinin hemen alt tarafında derenin önünde. Kısacası sahibi Mehmet Kılıçgediğin evin karşısında dır.Diğer değirmenler gibi bu değirmende bunca görevden sonra oda tarihe yenik düşmüş ve yıkık duvarlarıyla baş başadır.

DAREBÎ KÖYÜNDEKÎ ÇULAGÎLER

1-Haşimê Melan(Haşim İnak) : Haşim İnak bu mesleği Darebiye gelen Ermeni bir aile olan Harsık adında Kİ bir kadından öğreniyor. Bu Ermeni aile Karere gelen Ruslara katılıp gidince o Harsık bu Çülagi tezgahını Apê Haşime bırakıp gidiyor.

2- Kekê Silî ( Keki İnak)
3- Sılêmanê Naman (Süleymen Bektaş)
4-Mominê Mexsan (Mömün Dayanç)
5-Bertê Bertalan( Bertal Belge)
6- Hesenê Qirikî (Hasan Karabağ): Hasan Karabağ qirkan Mezrasında oturuyordu lakin o dönem Qırkan(kırıkan) Mezrası o dönem Darebi köyüne bağlı imiş.
7- Mehemedê Çaçanan-Lacê Momınê Çaçanan(Mehmet Cici) : Karerliler bu sanatı Karer Darebi Köyüne gelen Ermenilerden öğrenmişler. Bu Çulagi sanatını uzun yıllar yapmiştir.

DAREBÎ KÖYÜNÜN DEMİRCİLERİ

1-KÛRÊ KÊ HÜNİZî (Hünüz DEMİRCİOĞLU):Bu demirhane Karerin en eski demirhanesidir. Halkına ve çevre köylere büyük hizmetleri olmuştur.

2- KURÊ KÊ DOMANANÊ MEHEMEDÎ(Cemal ve Mehmet Veli Yurtsever ):Kardeşlerin demirhanesi.Bu demir hane uzun süre Darebi köyünün Zerkan Mezrasında hizmet verdi. Şimdi ise yerinde yeller esiyor.

3-KURÊ KÊ MEHEMED EFENDÎ: Bu demirhane Darebi Köyünün Ağaköy mezrasındaydı. Uzun yıllar halka hizmet verdi.

4-KÛRÊ KÊ HEYDERÊ ÇAÇANAN: Haydar Cici bu sanatı Bingöl merkeze bağlı Gıldar köyünde Ali Ustadan Öğrenmiştir. Öğrendikten sonra g Mezrası Qurbete dönüyor. Bu demirhane Darebi köyünün Qurbet Mezrasındır. Karer bölgesinde çalışan ve kaynak yapan tek demir hanedir. Asıl sahibi ölmüş oğlu baba mesleğini devam ediyor.

DAREBİ KÖYÜNÜN TERZİLERİ

1-TERZİ İBİLÊ MİSTEFAY(İbrahim Kızılkan): Karerin en eski terzisidir Darebi köyünün Qeremanan Mezrasında oturuyordu. Karer köylerine ve çevre köylere büyük hizmetleri olmuştur.
2-TERZİ BABAYÊ WERQÎ( Baba Karasungur): Darebi Köyünün Bekan Mezrasında oturan ikinci terzisidir. Baba Karasungur terziliği İbrahim Kızılkan dan öğrenmiştir. O dönem ilçe merkezlerinde dahi nadir bulunan terziler, Karer’in Darebi köyünde iki terzinin olması bir zeng

DAREBÎ KÖYÜNDEKİ KALAYCILAR

1-RESÛLÊ QERAN( Resul Karasungur): Resul Karasungur mesleğini Ermenilerden öğrenmiştir. Resul amca Darebi köyünün Qurbet (Kurbet) Mezrasında oturuyorlardı.Uzun yıllar bu mesleğini Karer’in köylerinde ve civar köylerede yapmıştır . Kalaycılığı bıraktığı zaman elindeki malzemelerin tümünü ,çırağı ve akrabası olan Hüseyin Fideciye vermişti.
2- HÛNİZÊ LETÎ (Hünüz Belge): Karerin en eski kalaycılarıdır. Hünüz belge Darebi ve Karer köylerinde kalaycılıkyapardı. Hünüz belgede bu meslegini Ermenilerden almışti.

3-RIZAYÊ ÇAÇANAN (RIZA CİCİ) : Karerin eski kalayçılarındandır. Daha sonra Darebinin Qurbet Mezrasından Adakli merkeze göç etmiştir uzun yıllar Köy köy gezerek kalaycılık sanatını yapmıştır.

4-MEHEMEDÊ ÇAÇANAN (Mehmet Cici) :Ağabeyi Rıza Cici gibi oda kalaycılık sanatını uzun yıllar devam etmiştir. Deniliyorki Mehmet Cici iki ay kadar bir süre uzak köylere gidip kalaycılık yapıp geliyor. Tesadufen evine dönerken hanımıda o anda komşulara gitmiş eve gelirken eşi Mehmet Ciciyle birlikte eve girince Eşine demişki valahi hanım biz bir birimize sadık iki insanız. Çünkü ikimizde aynı anda eve geldik.Hanımıda diyorki alah ışkına ben az önce komşuya gittim toplam yarım saat yoktur. Oysaki sen iki aydır gimiş yeni geliyorsun. Neyse böyle espirilerde zaman zaman halkımız arasında söylenmektedir.
5-HÛSÊNÊ MAMAN(Hüseyin Fideci): Hüseyin Fideci bu sanatını Resul Karasungur’dan almıştır. Aynı zaman Resul karasungur kendisine ait tüm malzemesini de Hüseyin Fideci’ye vermiştir. Hüseyin Fideci de ustası gibi Karer de göç başlamadan öncesine kadarda bu mesleğini devam ederdi. Göç sonrası kendiside göç edip İstanbula gitmiştir.

DAREBİ KÖYÜNDE O DÖNEM BERBERLİK YAPAN

HÛSÊNÊ MAÇÎ (ÛSÊ MAÇÎ) – Hüseyin Bektaş: Halk arasında ki lakabınıda yazdim ki biline. Darebide o dönem berberlik yapan tek berberdir. Hüsseyin Bektaş Xatun Yayla mezrasında oturuyordu. Ve Hormekan aşiretinin Xelan (Ğelan)kabilesine mensuptu. Hüsênê Maçi zaman zaman gider Küçük Ağayı tıraş eder gelirmiş. Günün birinde yine Ağa çağırıyor tıraş olmak için. Hûsênê Maçi aletlerini alıp gidiyor, Ağayı tıraş etmek için. Ağaköye gidip Ağayı tıraşa başlıyor ustura kesmiyor. Diyorki Ağa bekle ben gidip Xatûn Warede, yani evden diğer usturayı alıp geleyim Nitekim gidiyor evden diğer usturayı getirerek Küçük Ağanın tıraşını tamamlıyor.Yine günün birinde Xıdırê Çaçanan Axa Köyde Memet Hulisi Beyi traş ederken, beceremiyeceğini anlayınca, Mehmet Hulusi Beyden izin alarak dışarı çıkacağını söylüyor. Dışarı çıkınca Ağa Köyün az ilerisinde diyarê gûrınge dedikleri yerde Hûsênê Maçi yi çağırmaya gidiyor. Hûsênê Maçî o çağırmaylan aletlerini alıp Ağa Köye gidiyor. Nitekim Husênê Maçî geliyor Mehmet Hulusi Beyi traş edip gidiyor. Bunlar halkımızın arasında söylenen söylemlerdir.Ayrıca Hûsênê Maçî cesur ve yiğit biridir. Bir çok olaydada bu yiğitliğini göstermiştir. Aynı zamanda bizim geçmişteki büyüklerimizin gerçek yaşamımının birer parçasıdır.

DAREBÎ KÖYÜNDE O DÖNEM SÜNNETÇİLİK YAPAN SÛNETÇÎ HÛSÊNÊ MEXSAN (Hüseyîn Dayanç ): Hüseyin Dayanç gerçek anlamda on parmağında on hüner vardır derler ya, bana göre de öyle biriydi. Hiç bir işten geri kalmaz, her işin üstesinde gelen vede cemaatlarda hoş sohbetli bir kişiliği vardı. Hüseyin Dayanç sünetçiliği Pircan köyünde Çartêl amca vardı, Sünnetçiliği esasen ondan öğrenmişti. Tabi daha sonrada mesleğini geliştirmek için Siirtten gelen Fennî sünetçilerlerin yanında da çalişarak mesleğini pekiştirdi. Sünttçi Hüseyin Dayanç sadece Karer bölgesinde sünnetçilik yapmıyordu , o çok geniş bir alana giderek mesleğini yapıyordu. En önemli husus da kanı durdurma ilacını Darebî köyünün dere kenarlarında yetişen kokulu sarî çiçeklerden yapardı. Yaz döneminde o sarı kolanya kokulu çiçekleri toplar kuruturdu. Bu çiçekleri havanda ve el değirmeninde öğütür kına haline getirirdi. Sünnet esnasında kanı durdurmak için kullanırdı.Köylere giderken de bereberinde çoçuklarını götürerek sanatını gerçekleştiriyordu. Hüseyin Dayanç ölene kadar da bu mesleğini devam ediyordu. Ne yazık ki çocukları bu babalarının kadim mesleğini devam edemediler. Sebebine gelince de Oğlu Hüsnü Dayanç’ın deyimi ile sertifikaları olmadığından dolayı babalarının mesleğini devam edemediklerini söylediler. İşte bir zamanlar Karer halkı kendi iç dinamikleri ile ayakta kaldıklarını görüyoruz. Evet ne mutlu o insanlarımıza ke hiç kimseye muhtaç olmadan işlerini kendî iç dînamikleriyle yapmaya çalışmişlar. Devamı gelecek…

HAZRETİ HIZIR, HIZIR-İLYAS KİMDİR

—Hz.Hızır (A.S) gençliğinden başlayarak her an Allah’a ibadet eden bir kişiydi. Rivayete göre babası ona: Oğlum. Seni evlendireyim. Soyumuz çoğalsın, dedi. O ise ibadeti sevdiğinden:
Babamın bu sonu gelmez evlenme sözlerinden bıktım. Bunlardan kurtulmak için memleket memleket gezeyim, diyerek baba yurdundan ayrıldı. Allahü Teâlâ da kendisini sevenleri mükâfatsız bırakmayacağı için, ona Ab-ı Hayat Suyu’ndan içirtti. Bir rivayete göre de:
Evden ayrılınca, HIZIR (A.S),İlyas (A.S) ve İskender Zülkarneyn, birlikte Ab-ı Hayat Suyu’nu aramaya çıkmışlar. Bir süre sonra Karanlıklar Ülkesi’ne dalmışlar. HIZIR ve İLYAS Ab-ı Hayat kaynağını bulup içmişler, fakat İskender’e söylememişler.
HIZIR -İLYAS sağdır, yaşamaktadır. HIZIR karada, İLYAS denizde, yardıma muhtaç olanlara, zor durumda kalmış olanlara yardım ederler. Car diyenlerin (imdat isteyenlerin) carına ve imdadına yetişirler. HIZIR – İLYAS yılda bir kez 6 Mayıs Hıdrellez günü’nün gecesi, bir gül ağacının dibinde buluşurlar inancı hâkimdir. Yüce Allah, bu kuluna: Uzun, sonsuz ömür senin olsun! Dedi. Her adım attığı yer, her ayak bastığı toprak ta hemen yeşilleniyor, bol bol otlarla süsleniyordu.
Bir hadiste, Hz.Muhammed,”Ona el-Hadır denilmişti, çünkü otlar bozarmış kupkuru bir yere oturduğunda orası derhal yemyeşil oluyor ve otlar dalgalanıyordu… Diyor.
Mümin kulların inanışına göre Hızır (A.S) Allah’ın ihsanı ile ebedi yaşayışa kavuşmuştur ve hala aramızda yaşmaktadır.
‘’YUNUS EMRE bu dünyada iki kişi kalır derler. Meğer Hızır İlyas olan Ab-ı Hayat içmiş gibi.” HAZRETİ MUSA’NIN HIZIR İLE BULUŞMASI:
Hz. Musa, bir gün kendisine iman edenlere öğüt verirken: O zaman bir kişi ayağa kalkıp Hz. Musa’ya: Ya Musa! Dedi. Dünyamızda bilgisi senden daha üstün bir kişi var mıdır?
Hz. Musa:
—Benden daha üstün kişiyi bilmiyorum! Diye cevap verdi. O anda Yüce Tanrı’dan ilahi bir emir geldi: Ey Musa! Dedi. Benim dünyada bir kulum vardır ki senden bilgice üstündür ve adı da Hızır’ dır. Böylece, Hz.Musa, zahiri ilmin mürşidi ve Hz. Hızır’da batını ilmin (İLM-İ LEDÜN) mürşidi olarak bilinmektedir. İlm-i Ledün, dünyada var olan zahiri ve batını ilmini bilmektir. Bu ilmin atası Hz. Hızır’dır. Hadislerde Hz.Hızır ismi El-Hadır olarak geçmektedir.
Hz. Musa, Allah ile konuşma şerefine erişince, Yarabbi! Benden bilgili olan kimse nerededir? Onu nerede bulabilirim? Onun bilgisinden faydalanmak istiyorum.
Yüce ALLAH da Hz. Musa’ya:”Onu iki denizin birleştiği yerde bulursun” diye buyurdu. Hz.Musa:
“Yarabbi! Onu bulmak için bana bir alamet ver” diye niyaz edince de, Yüce ALLAH:”Bir zembilin içine bir balık koy. O balığı elinden kaçırdığın yerde onu bulursun”buyurdu.
Hz. Musa, Yüce Allah’tan bu buyruğu aldıktan sonra yolculuk hazırlığına başladı. Yanına genç bir arkadaş da aldı ve zembili ona verdi. Böylece HIZIR (A.S) ı bulmak için arkadaşı ile birlikte yola koyuldular.
Kur’an’ı Kerim, Hz.Musa’nın Hz.Hızır ile buluşmasını, Hızır’ın adını anmadan anlatır.(Kehf Suresi Ayet:60–82).Yirmi iki ayet bu buluşma hakkındadır.
Hz. Musa ve genç arkadaşı iki denizin birleştiği yere geldikleri zaman, bir kayalığın ününde dinlenmek için duruyorlar. Hz. Musa uykuya dalınca, genç arkadaşı balığın canlanıp denizde suya daldığını görüyor. Hz.Musa kalkınca tekrar genç arkadaşı ile birlikte yola devam ediyorlar. Genç arkadaşı gördüklerini unuttuğu için Hz. Musa’ya söylemiyor.
Hz. Musa ve genç arkadaşı epey yol yürüyünce, Hz. Musa acıktığını söylüyor ve getir o kahvaltımızı yiyelim diyor. O anda genç arkadaşı: Balığın, kayalıkların ününde canlanıp suya daldığını söylüyor ve unuttum size söylemedim, diyor.
Hz. Musa,”Arayıp durduğumuz işte o idi.”dedi. Bunun üzerine kendi izlerini sürerek gerisingeri döndüler ve Hızırı orada”Denizin sahilinde yeşil bir yaygı üzerinde” gördüler.65.ayette diyor ki: Orada, kullarımızdan öyle bir kul buldular ki, biz ona katımızdan bir rahmet vermiş, lütfümüzden bir ilim öğretmiştik, diyor.

“Hz. Musa, selam verip Ya Hızır deyince, Hızır’da Aleykümselâm Ya Musa diyor. Hz. Musa, benim Musa olduğumu nerden bildin deyince, beni sana söyleyen söyledi, diyor.
Hz. Musa,”Sana öğretilenlerden bana da bir olgunluk, bir bilgi öğretmen şartıyla sana tabi olayım mı? Deyince, Hızır,”Doğrusu sen benimle beraberliğe dayanamazsın, diyor.
Hz. Musa, sabredip dayanmaya çalışacağım deyince, Hz.Hızır, yaptıklarım için bana soru sormayacaksın ve dayanmaya çalışacaksın deyip bir gemiye biniyorlar. İkisi birlikte yola koyuldular. Hz.Hızır, bindikleri gemiyi delince, Hz. Musa müdahale ediyor. Gemiden inip yola koyuldular. Bir süre sonra bir oğlana rast geldiler, Hz.Hızır onu öldürünce, Hz. Musa tekrar müdahale ediyor. Yine yola koyuldular. Biraz sonra bir kente geldiler. Orada, yıkılmayı bekleyen bir duvara rastladılar, Hızır tuttu onu onardı. Hz. Musa, “İsteseydin buna karşılık bir ücret elbette alırdın.”dedi.
Hz.Hızır, dedi ki, işte bu, seninle benim aramın ayrılmasıdır.”Şimdi sana tahammül edemediğin şeylerin içyüzünü haber vereceğim”:
“Gemiden başlayalım: O gemi, denizde işçilik yapan bir grup yoksulundu. Ben onu kusurlu hale getirmek istedim. Çünkü biraz ötelerinde bir kral vardı, tüm gemilere zorla el koyuyordu.”
“Oğlan çocuğa gelince: Onun anası babası inanmış kişilerdi. Çocuğun onları azgınlık ve inkâra
Sürüklemesinden korktuk.””Diledik ki, Rableri onlara o çocuktan temizlikçe daha üstün, merhametçe daha gelişmişini versin”.
“Ve duvar. Duvar, o kentte yaşayan iki yetim oğlanındı. Altında, oğlanlara ait bir define vardı.
Oğlanların babası da barışsever bir kimse olarak yaşamıştı. Rabbin istedi ki, o çocuklar büyüyünceye kadar o duvar yıkılmasın, o define onlara nasip olsun. İşte senin sabretmeye güç yetiremediğin şeylerin içyüzü budur.”diyor ve orda ayrılıyorlar.
Bundan böyle, Hz.Hızır her yerde hazır ve nazırdır. Her tarafta mucizeleri görülmektedir.
HIZIR ORUCU: Rivayete göre: Nuh Peygamber’in gemisi fırtınaya tutulmuş, halk feryat edip “Yetiş Ya Hızır, bizi kurtar” diyerek dua etmişler. Duaları Allah tarafından kabul olarak, fırtına dinmiş. İşte o zaman Yüce Allah’a “üç gün oruç” adamışlar. Bu oruç o günden bugüne kadar aynı inançla tutulmaktadır. Günümüzde, eski takvim (Rumi) aylar hesabına göre 31 Ocak ile 2 Şubat arasında 3 gün tutulur. Ancak, bu ayları şimdi kullandığımız Miladi Takvime çevirirsek,13–14-15Şubat günlerine gelmektedir. Yani 14 Şubat’tan sonra gelen ilk Cuma HIZIR CEMİ yapılmalıdır. Pazartesi, Salı, Çarşamba günleri oruç tutulur, Çarşamba ve Perşembe günleri kurbanlar kesilir ve lokmalar dağıtılır. Perşembe günü akşamı Cuma gecesi de cem yapılır. Yıllardır bu şekilde yapılmaktadır.

“Yaşam Yolunda Gönül Sesi” kitabımdan Hz.Hızır ile ilgili bir şiirim.

GÖNÜL DOSTU HIZIR İLYAS MERHABA

Ab-ı Hayat içti mekâna vardı
Marifet katında hakikat buldu
İlmi Ledün ile Bâtıni oldu
Gönül dostu Hızır İlyas merhaba

Bu dünyayı gece gündüz dolaşan
Darda kalan için yardıma koşan
Sevenin gönlünde her zaman coşan
Gönül dostu Hızır İlyas merhaba

Boz atın sırtında uçan melektir
O’na yakın olan seven yürektir
Dostunu kurtaran güçlü bilektir
Gönül dostu Hızır İlyas merhaba

Dostlar senin için oruç tutarlar
Kurban keser, helal lokma yaparlar
Var olan gücünden yardım kaparlar
Gönül dostu Hızır İlyas merhaba

HASAN güzelliğe olmuştur hayran
On dört Şubat geçer Cuma’ya bayram
Hizmet yapan için o’dur kayıran
Gönül dostu Hızır İlyas merhaba

Şubat 2000

HZ.HIZIR HAKKINDA BİLİNENLER

Bir gün bir deniz kıyısında dolaşıyordu. Karşısına el açan bir dilenci çıktı:
—Allah rızası için bana bir yardımda bulun! Dedi. Hızır (A.S) ‘in ise gönlü gani idi ama yanında dünya akçesi yoktu. Yardım yapamayacağından sıkıldı. Yere baygı n düştü. Sonra ayıldı, o kişiye:
—Ey yoksul kişi! Dedi. Benim bu dünyada kendi nefsimden başka bir şeyim yok. Allah’ın adını andığın için kendimi senin kulluğuna bağışladım. Beni al, sat. Eline geçen akçe ile geçin, dur!
Dilenci de öyle yaptı:
—O halde önüme düş ya kul! Dedi. Onu bir şehrin esir pazarına götürdü. Zengin birisine sattı. O da bu yeni kölesini alıp evine götürdü. Köşkünün ilerisinde bir dağ vardı. Hz.Hızır (A.S)’a:
—Ey kölem! Dedi. Şu kazmayı al. Şu dağdan taşlar kır, getir. Köşkün bahçe yollarına dök!
Hızır (A.S) kazmayı sırtına yüklenerek dağın tepesine yol aldı. Akşama doğru efendisi bahçeyi görmeye geldi. Dağı aradı. Fakat onun yerinde yeller estiğini gördü. Şaşırdı kaldı. Hızır’a döndü:
—Ey kul! Sen kimsin! Diye sordu. O da:
—Ben Allahü Teâlâ’nın kuluyum. Âdemoğullarındanım. Senin de kölenim! Diye cevap verdi.
Efendisinin şaşkınlığı hala sürüyordu:
—Ey kölem! Doğruyu söyle bana. Bu insan gücün üstünde işi yapan sen kimsin? Dedi. Bu soruya doğru bir karşılık vermek gerekiyordu.
—Ben Allah! ın nebi kulu Hızır’ım! Dedi.
Bu sefer efendisi Hızır (A.S)’a yalvarışa başladı.
—Bana Hak yolunu göster, sana iman edeyim! Dedi. Hızır nebi de o puta tapan kişiye Hak dinini anlattı. O kişi de onun Mümin’i oldu.
Hadislerdeki başka bir ayrıntı olarak, Hz.Musa ve Hz. Hızır’ın gemiye bindikleri zaman meydana gelen bir olay dikkat çeker. Buna göre, Bir kuş geminin yan tarafına tutunmuş, gagasıyla deniz suyun-dan yudumlar almaktadır. Hızır, kendinden ilim öğrenecek olan Hz. Musa’ya kuşu göstererek der ki,”Şu kuşun ne demek istediğini akıl edebiliyor musun? O,senin ve benim ilmimizin Allah’ın ilmi yanında denizden gagasıyla aldığı su nispetinde olduğunu söylüyor.”
İslam tasavvufunda, Hızır kısası yüzyıllar boyu işlenmiş, anlatılmıştıt. Hızır, bir veli, bir peygamber, bir eren sayılmıştır. Çeşitli zamanlarda ve yerlerde, Hz.Hızır, mutasavvıflarla ve erenlerle görüşmüş, konuşmuş, sohbet etmiş ve onlara “zikir” öğretmiştir. Hızır’la görüşüp sohbet edenler arasında, başta Hz. Muhammed olmak üzere bazı peygamberler, ermiş kişiler ve tasavvuf ehli bulunmaktadır.
Dünyanın her tarafı, hava ve deniz onun buyruğu altındadır. Hızır, Ahmet Yesevi’nin babası Şeyh İbrahim ve onun on bir müridi ile konuşmuş ve Ahmet Yesevi’ye de zikir öğretmiştir. Ayrıca, Maruf-ı Kerhi, İbrahim b.Edhem, Zünnun-ı Mısri, Bayezid-i Bistami, Muhyiddin-i Arabî, Sadrüddin-i kon evi, Hacı Bektaşi Veli ve diğer birçok zatla görüşmüştür.
“Hızır’ın, temelini Kur’an’ı Kerim’de bulan en esaslı ve ana vasfı, ilahi rahmet ve sırların bilgisine sahip olmasıdır. Bunun dışında, zamanla ona şu vasıfların izafe edildiğini görürüz: Eli son

derece açıktır, çok cömerttir, insanlara para ve mal yardımında bulunur. Her beş yüz yılda bir vücut azaları yenilenir. Hastalandığı zaman kendi kendini tedavi eder. Araşıra insanlar arasına karışır, kim olduğunu hissettirmeden onlarla birlikte yaşar, alış veriş eder, yer, içer ve uyur. Fiziki olarak mütenasip endamlı, güzel yüzlü, eli ayağı düzgün bir insan görünümündedir. Yeşil elbise giyer ve kır bir ata biner. Sık meclislere katılır, raks yapar, vecd haline girer.”
Hz.Hızır, Hacı Bektaşi Veli’ye giderken boz ata binmişti. Saru İsmail karşılayıp atını tuttu. O zat, teklifsizce doğru “Kızılca Halvet”e yöneldi, içeri girdi. Saru İsmail, gelen zatın kim olduğunu bilmediği için, o sırada gelen bir halifeye atı verip peşinde içeri girdi. Kızılca Halvet’in kapısına vardı, baktı ki o aziz, Hünkâr’ın karşısında oturmada. Tam bu esnada ne yapalım Hızır’ım diyordu, Ulu Tanrı, seni bu işe koşmuş, Tanrı kullarını zordan kurtarman gerek, şimdicik Karadeniz’de bir gemi batmak üzere, seni çağırdılar, sohbetine müştakız amma ne çare tez dur, medetlerine eriş, Tanrı izin verirse gene müşerref oluruz. Hz.Hızır, hemen kalktı, Saru İsmail, dışarıda atı tuttu. Hızır, dışarı çıkınca İsmail, üzengiyi tuttu, öptü. Saru İsmail baktı ki Hızır atını sıçrattığı gibi at, bir adımını Karahüyük’ün üstüne bastı, öbür adımda güneşle beraber dolundu, gözden kayboldu, yalnız karşıda nalının parıltısı göründü. Saru İsmail, vardı, gördüğünü anlattı. Ey Erenler Şahı, dedi, bu giden aziz kimdir? Hünkâr, kardeşimiz Hızır peygamberdir. Karadeniz’de bir gemi batmak üzere, oraya imdada koştu, O’nun yürüyüşü böyledir, dedi.
Hz. Hızır, Kur’an’ı Kerim’de yazılı olmasına rağmen, yakın tarihiye kadar Alevilerin Hızır’ı olarak bilinirdi. Bundan böyle kızılbaşların Hızır’ı diye sitem edilirdi. Bu son yıllarda, Sünni kardeşlerimiz tarafından da bilinmeye başlandı. Tarih boyunca İslami yorumdan kaçınan insanlar, inanç önderlerinin söyledikleriyle yetinmişlerdir. Üst düzeydeki kimi ilim adamları, gerçeği bilmelerine rağmen, ekmeğim elimden alınır düşüncesiyle, hakikatleri inkâr etmeleri, çoğu konularda olduğu gibi, çıkarları için farklı İslami yoruma sahip olan bu iki toplumun, ortak değerlerin bilinmesine engel olmuşlardır. Ayrıca, hocaların, Kur’an hakikatinin bilincinde olmamaları, anlamını bilmeden ezbere dayalı inanç önderliği yetersiz kalmıştır. Dokuzuncu asırda dondurulan Kur’an’a dayalı İslami yorum, günümüze kadar, Kur’an dışı fıkıh ilmiyle gelindiği için, çoğu hakikatların bilinmesine engel getirmiştir.
Tefsiri Kur’an’ın çıkmasıyla, bilgi çağın getirdiği gerçeklerin bilincinde olan insanlar, bu engeli aşıp, Kur’an’ı ve farklı kitapları okuyarak kendilerini bilinçlendirdiler. Alevi Birlik Cemlerin, Cem TV ekranında verilmesiyle, söylenenlerin doğru olmadığını fark eden bu insanlarla, böylece bir Hızır İlyas hakikati da açığa çıkmış olup, herkes tarafından bilinmeye başlandı. İnanan herkesin yanına varır. Yeter ki cani gönülden sığınıp yardım istensin, yetiş carımıza “ Ya Hızır” denilsin. Değişik şekilde ve kıyafetlerde insanlara görünür. Göründüğü kişiye veya uğradığı haneye uğur getirir. Onların kaderleri kısa sürede değişir. Var olan sıkıntılar biter, yepyeni bir hayat başlar.
Yüce Allah’ın yardımıyla cümlemize mihman olsun, dertlerimize çare bulsun. Hasan SEVİN